6 Haziran 2017 Salı

MEHMET DÜLGER: 57. YILINDA “27 MAYIS” İÇİN DÜŞÜNCELER…

57. YILINDA “27 MAYIS” İÇİN DÜŞÜNCELER…
27. Mayıs’ın acısını çeken ve o hareketin memleketimize bugüne kadar uzanan kötü sonuçlarının şuurunda olan yakınlarım ve dostlarıma bir çift söz söylemek istiyorum.
MEHMET DÜLGER
Cumhuriyetin ilanı süreci ile İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi arasındaki dönemde “rahat bırakılan” Türkiye, San Fransisco Konferansı’na katılabilmek için taahhüt ettiği, memlekete demokrasiyi ve demokratik usulleri hakim kılma kararı ile, sonuçlarını ancak bugün kısmen görebildiğimiz bir girdabın içine giriyordu.
Türkiye, hür ve demokratik olduklarını iddia eden devletlerin oluşturduğu bir kazan içinde, çoğu empoze edilen önemli ilkeler etrafında birleşen bir “ittifaklar dünyası”nın bir rüknü oluyordu. Bugün çok daha iyi anlaşılıyor ki, söz konusu ittifaklar, devletlerin gücü oranında kabul edilen esaslar çerçevesinde hareket ediyor, büyük öncelikler, 200 yıla yaklaşan bir geçmişin ve tarihi kuvvet dengelerinin ışığında, “yeni dünya”yı temellendiriyordu. İmparatorluklar devrinin demokrasi devrine dönüşü, aslında, işlerin, önceliklerin, hırsların ve niyetlerin pek de değişmediğini gösteriyordu.
Emperyalist senaryonun kuvvetli oyuncuları, insan değerlerinin öncelik aldığı göstermelik piyeslerin oynandığı dünya sahnesinde, itibarlı (?) kişiler ve kurumlar aracılığı ile perde arkasında hazırlanan senaryoları, büyük bir ustalık, gaddarlık ve inatla götürüyorlardı. Bu iş hala bu uslup içerisinde yürüyor.
27. Mayıs bu senaryonun Türk seyircilerine oynatılan bölümü idi. Demokrasi oyunun ancak ilk adımını atarak, ülke idaresini kendi hür iradesi ile, kendi seçtiği temsilcilere teslim eden Türkiye, nisbeten kısa bir zaman içinde, satranç tahtasının devrildiğine, tavla kutusunun, pulların ve zarların darmadağın edildiğine, oyun kartlarının fırlatılıp atıldığın büyük bir şaşkınlıkla şahit oluyordu. Yapılacak pek bir şey yoktu. Zor, oyunu bozmuştu. Türkiye,  kendisine medeniyet, refah ve itibar ufuklarının kapılarını açan ve bu yüzden de gönül tahtına yerleştirdiği seçkin insanlarının acımasız bir biçimde kurban edilmesi karşısında, suskun ve eylemsiz kalıyor, günümüze kadar devam eden utanç verici bir zihin ve fikir dağınıklığı içinde bocalayıp duruyordu.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz çoğu sosyal kaynaklı, çözümsüz görünen problemin çıkış sebebi, 27. Mayıs felaketinin ülkeyi içine düşürdüğü zaaf ve perişanlıktır. Herkes iyi bilmelidir ki, 27. Mayıs, bütün haşmeti ile, yavrulamış, torun seviyesini aşmış sorunlarını, hala ülkenin ve milletin üzerinde hakim kılmaktadır. Bu muazzam fikri dağınıklık, aynı zamanda ülkenin ekonomik hayatını, kalkınmasını, istihdamını, eğitim ve sağlık hizmetlerini ve nihayet haysiyetli bir dış politika sürdürme iradesini de sıfırlıyor, eskilerin tabiri ile, bir “izmihlal”in bütün özelliklerini ortaya koymaktadır.
Memleketin seçkin ve vasıflı insanları için, ortada çok ciddi bir meydan okuma, bir “challenge” söz konusudur. Yarım yaka yarım pabuç, şekersiz üzüm hoşafı, küflenmiş peksimet ve keçi tersi kuru zeytinlerle beslenip, dünyanın en kahredici güçlerini Çanakkale’nin derin sularına gömen bir vatan sevgisi ve inanç, yeri gelince, belirli yıllarda lise mezunu verememe pahasına, muazzam bir entelektüel potansiyelini siperlerde kaybetmiş, ama, hiçbir güç, o kudretin, haysiyetli, itibarlı ve geleceği ümit dolu bir bağımsız Cumhuriyet kurmasını engelleyememiştir.
Bugün 27 Mayıs, bu muhteşem şuur sahiplerinin torunları olan bizlere, soğukkanlılıkla ve acılarımızı içimize gömerek, her yönünü bilip ders alacağımız bir vesile olmalıdır. İnsanlarımıza sahip olmalı, onları medeniyet ve refah konusunda göz kamaştırıcı ilerlemeler sağlamak için yeterli olduklarına inandırmalı ve organize etmeli, bugünkü gücümüzün, yakın tarihimizdeki emsalsiz gelişmeleri sağlayan büyüklerimize nisbetle kat be kat teçhiz edilmiş olduğuna inandırmalıyız.
Hepimizi büyük bir iş bekliyor. Sonu aydınlık, itibarlı ve huzur verici…
Bu vesile ile, büyük misyonlarını 27 Mayıs felaketinin dahi ortadan kaldırmayı başaramadığı, ahlaklı, dürüst, çalışkan, ehil ve ülkeyi eserlerle donatma, millete itibar kazandırma inancı sarsılmadan canlarını, hürriyetlerini ve yıllarını feda etmekten kaçınmayan 27 Mayıs mağdurlarını minnet, şükran ve rahmetle anıyor, aziz ve unutulmaz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum. (Ankara, 27. Mayıs. 2017)

2 Mart 2017 Perşembe

"Demokrasi, Ahlâk ve Fazilet & Darbeler ve Demokrasi" Konuşmacı: ALİ NAİLİ ERDEM "AVRASYA BİR VAKFI - ASAM", 04 Mart 2017-Cumartesi, Saat: 14.00

'DEMOKRASİ, AHLÂK VE FAZİLET'
"DARBELER VE DEMOKRASİ"
KONUŞMACI
ALİ NAİLİ ERDEM (*)
***
OTURUM BAŞKANI
1965 - 1969 YILLARI MTTB GENEL BAŞKANI
1969-1973 DÖNEMLERİ ERZURUM MİLLETVEKİLİ
RASİM CİNİSLİ

***

TARİH: 04 Mart 2017 - Cumartesi, 

SAAT: 14.00

(*) Ali Naili Erdem: 1927 İzmir, Kemalpaşa doğumlu ve Ankara Hukuk Fakültesi mezunu Avukat. 1961-1980 arası 1, 2, 3, 4 ve 5. dönem İzmir Milletvekili. Sanayi, Çalışma (iki defa) ve Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1980 askeri darbesinden sonra ülkenin çeşitli İl ve İlçelerinde konferanslar verdi. Radyo ve Televizyonlarında konuşmalar yaptı.
Demokratlar Kulübü Derneği Şeref Başkanı Erdem, evli ve üç çocuk babasıdır.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Dr. Esat KIRATLIOĞLU, Cumhurbaşkanlığı sistemini değerlendirdi

UMUR-U DEVLETTEN BİR DUAYEN KONUŞTU: "5 dönem Nevşehir Milletvekili, 1979-80 yılları Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Devlet Bakanı Dr. Esat KIRATLIOĞLU; Anayasa Değişikliği ile Referandum konusunda açıklama yaptı"

14., 16., 18., 19. ve 20 Dönemleri Nevşehir Milletvekili, 1979-80 yıllarının Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Devlet Bakanı Dr. Esat KIRATLIOĞLU; Anayasa Referandumu ve (Türk tipi denilen çakma başkanlık) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hakkındaki duygu, kaygı, bilgi ve düşüncelerini 22 Şubat 2017 günü kamuoyu, basın ve halka açıkladı:
DR. ESAT KIRATLIOĞLU’NUN BASIN AÇIKLAMASI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ HALKINA MESAJI:
“Bu konuda 62 yıllık politik geçmişi olan, uzun yıllar Parlamentoda bulunan, Bakanlıklar, Genel Başkan Yardımcılıkları, Grup Başkanvekilleri ve 13 yıl Avrupa Konseyi Parlamento üyeliği ve yüksek tahsilini ile doktorasını Avrupa'da yapan birisi olarak düşüncelerimi sunacağım.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin içeriğine şöyle bir bakalım:
Cumhurbaşkanı ve TBMM aynı günde ve 5 yıl için seçiliyor. Başbakanlık kalkıyor.
Cumhurbaşkanlığı yardımcıları ve bakanların tayinini Cumhurbaşkanı yapıyor. Bunların milletvekili sıfatlığı yok ama milletvekili dokunulmazlığı var.
Yüksek memurlar da Cumhurbaşkanlığınca atanıyor.
Hükümetin Kanun Tasarısını verme ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkartma yetkisi kalkıyor ve bakanların Meclis’e devamına lüzum kalmıyor.
KYK çıkartma yetkisi Cumhurbaşkanına veriliyor. Bakanlar hakkında Meclis’in denetim için vereceği gensoru ve sözlü soru kakkı kaldırılıyor. Bakan ancak milletvekilinin yazılı sorusuna cevap veriyor. Adeta bakanlarla milletvekillerinin ilişkisi kesiliyor.
Hükümeti tek başına yöneten Cumhurbaşkanı ve bakanlar hakkında TBMM'nin tek denetim yetkisi var o da cumhurbaşkanı ve bakanlar hakkında 301 imza ile soruşturma isteyebiliyor, 360 oyla soruşturmaya karar veriyor, 400 oyla Yüce Divana gönderiyor. (Meclis 600 üyeli) Ayrıca Cumhurbaşkanının Meclis’i fesih yetkisi var. Cumhurbaşkanı isterse Yüce Divanı engellemek için 301 imza verildiğinde Meclis’i fesheder, kendisi de Meclis’te seçime gider.
Aslında Yüce Divan da Cumhurbaşkanının emrindedir Yüce Divan görevini de yapacak olan Anayasa Mahkemesi'nin 15 üyesinin 12’sini cumhurbaşkanı doğrudan seçiyor (eskisi gibi), 3 üyeyi Meclis basit çoğunlukla seçiyor.
Cumhurbaşkanı aynı zamanda Parti Genel Başkanıdır. Meclis’teki bu seçim de onun kontrolü altındadır. Dolayısıyla Yüce Divana gitmek için 400 imza bulmak da imkânsızdır.
Bu şartlar altında Cumhurbaşkanı ve Hükümet, TBMM'nin denetimi dışındadır. Cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Bu durumda TBMM'nin tek yetkisi kalıyor, kanunu yapmak.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim aynı gün olduğu için; kazanan Partili Cumhurbaşkanının partisi de Meclis’te çoğunlukla olacaktır.
Cumhurbaşkanı KHK’larla ülkeyi yönetecek ve Meclis’te kanun çıkararak bu kararnameleri kaldırmak zorlaşacaktır ve Cumhurbaşkanının OHAL’de çıkaracağı KHK’yı kanun çıkararak kaldıramayacaktır.
Bir Cumhurbaşkanı ikinci defa seçildikten sonra, döneminin bitmesine 1 ay kala isterse Meclis’i fesheder. Bu durumda Anayasa O’na üçüncü defa seçilme hakkı tanıyor.
HSYK 22 üyeden 13 üyeye düşürülüyor. Bunlardan  6’sını eskisi gibi Cumhurbaşkanı seçiyor, 7’sini de Cumhurbaşkanının Genel Başkanı olduğu Parti'nin Meclis'teki çoğunluğu seçiyor. Dolayısıyla bu kurul da Cumhurbaşkanının emrindedir.
HSYK Yargıtay üyelerini seçiyor ve tüm savcılar ve hakimlerin amiri oluyor. Yargıtay Başsavcısı ve vekilini Cumhurbaşkanı atıyor. 90 üyeye indirilen Danıştay'ın 3’te 1’ini Cumhurbaşkanı, 4’te 3’ünü de Cumhurbaşkanının kontrolündeki HSYK seçecek, böylece topyekun yargı da Cumhurbaşkanının kontrolünde olacak.
Bütçeyi Meclis’e Cumhurbaşkanı getirecek. Meclis kabul etmezse, Cumhurbaşkanı yeni bütçe kabul edilene kadar, bir önceki yılın rakamlarını yeniden değerlendirme oranına göre artıracak ve uygulayacak, Meclis devre dışı kalacak.
ABD ve Güney Amerika, Afrika, Asya'daki devletler başkanlık sistemini uyguluyor. ABD hariç (Cumhurbaşkanlığı sistemi ona da uymuyor) diğerlerinin tamamı, diktatörlükle yönetiliyor. Buna karşılık Avrupa'da tüm devletler ise (yarı başkanlık Fransa dâhil) parlamenter sistemi uyguluyor. Çoğu koalisyonla, hatta bazıları 2.Cihan Harbi’nden beri koalisyonla yönetiliyor. Mesela Avusturya ve büyük manada Almanya... Hiçbirisi, hatta sıkça koalisyon hükümetleri yaşayan İtalya ve Yunanistan dahil, başkanlık sistemine geçmeyi düşünmüyor. İki başlılığı da önlemişler; esas parlamenter sistem olduğu için başlarında ya yalnız temsil sıfatı bulunan kral ya da halkoylamasıyla gelse dahi, yalnız temsil sıfatı bulunan Cumhurbaşkanı vardır. İki başlılık yok, vesayet yoktur. Hepsinde de milli gelir 40 bin doların üstünde.
Türkiye 1960 ve 1980 Türkiye’si değil artık.
İhtilal koalisyonları da olmaz artık. Halk sokağa ihtilal desteklemek için değil, durdurmak için iniyor.
Türkiye’de en büyük şikâyet konusu olan iki başlılığı önlemenin demokratik çözümü şudur: "Avrupa devletleri gibi parlamenter sistemdedir ve halkoylamasıyla gelse dahi Cumhurbaşkanına yalnız temsil sıfatı vermektir. Başkanlık sistemi, Cumhurbaşkanlığı sisteminin uymadığı ABD hariç, uygulanan tüm ülkeleri diktatör yapmıştır. Bunun nesini deneyeceğiz. Bir Arap atasözü vardır der ki; tecrübe edileni tekrar deneme, pişman olursun.”

8 Şubat 2017 Çarşamba

TEVFİK İLERİ (Vefatının 52. Yılında) RAHMET, MİNNET VE ŞÜKRANLA ANILDI













Demokrat Parti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin tek oğlu, Gazeteci-Yazar, Mühendis Cahit İleri hakkın rahmetine kavuştu. (İstanbul, 08 Şubat 2017)

Demokrat Parti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin tek oğlu, Gazeteci-Yazar, Mühendis Cahit İleri hakkın rahmetine kavuştu. (İstanbul, 08 Şubat 2017)

EFSANE MİLLİ EĞİTİM BAKANI TEVFİK İLERİ’NİN TEK OĞLU CAHİT İLERİ VEFAT ETTİ

İmam Hatip okullarının kurulmasında büyük emeği geçen Demokrat Parti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin tek oğlu, Gazeteci-Yazar, Mühendis Cahit İleri hakkın rahmetine kavuştu.
Merhumun cenazesi, yarın (09 Şubat 2017 – Perşembe) günü öğle namazını müteakip kılınacak Cenaze Namazından sonra Ankara Kocatepe Camii'nden kaldırılacak ve Cebeci’de Babasının Kabri yanında toprağa verilecek.
Taziye İçin Tel: 0 312 425 95 17 ve 0 532 241 83 16

31 Ocak 2017 Salı

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?, - Naci AKIN

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?
Naci AKIN
Ben polemik yapmayı hiç sevmem. 
Yazılarımda başkalarının sözleri üzerinden tartışma açmaktansa, kendi fikirlerimi söylemeyi biraz da bilgilendirici olmayı tercih ederim.
Başkası ne yazmış, ne söylemiş beni pek ilgilendirmez.
Ancak bilgisizce ve hiç de gereği olmadığı bir şekilde, ülkeme, topluma, savunduğum fikirlere zarar verecek bir şekilde maksadını aşan yeni bir tartışma açan olursa da kimse kusura bakmasın altında kalmam.         
Yazılarımda ısrarla kavgayı, kutuplaşmayı, halkın kin ve nefret duygularını körükleyen söylemlere hep karşı oldum, eleştirdim.
Kavgadan rant devşirmeye kalkışanlarla hangi tarafta olursa olsun hep mücadele ettim.
Hoşgörüyü, barışı, kucaklaşmayı, fikirlere saygıyı telkin ettim.  
Önümüzde hayati bir referandum var, elbette ki herkes kanaatini söylemekte özgürdür.
Ancak bunu yaparken akım derken başka şey söylemeyeceksin, yersiz tartışmalara girerek insanları irite etmeyeceksin, kendi fikrini söylemeye çalışırken karşı tarafa hizmet edecek, onların değirmenine su taşıyacak ifadelerden kaçınacaksın.
Bunlar işin uzmanları tarafından da tavsiye ediliyor.
Şimdi gelelim haddini ve maksadını aşan yazıya.
Durup dururken, 60 yıla yakın süre önce cereyan etmiş vatan cephesi olayını açmaya, yaraları kaşımaya ne gerek vardır?
O hadise hukuksuz Yassıada mahkemelerinde de konu edilmiş, darbecilerin mahkemesi bile kimseye bu konuda ceza vermemiştir.
Üstelik 14 Mayıs 1950 de, oylarıyla tek parti, tek şef rejimini devirmiş, iktidarın kansız, darbesiz, hilesiz bir biçimde el değiştirmesini sağlamış demokratların torunları, bangır, bangır hayır derken, oyumuz namusumuzdur derken sen bu yarayı deşmekle kime hizmet ediyorsun? Yoksa sen iktidarın gizli ajanı mısın?
Sen ne bilirsin vatan cephesini, neden çıktığını, hiç okudun mu, araştırdın mı? Bilmemek ayıp değil anlatayım da öğren.
1957 seçimlerine gidilirken Demokrat Parti iktidarını milletin oylarıyla alt edemeyeceğini gören muhalefet güç birliği yapar.
Önce DP ile aynı tabana hitap eden Köylü Partisi ile Cumhuriyetçi Millet Partisi birleştirilerek CKMP adını alır. Ardından Menderes ile ters düşen Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu ve bazı milletvekilleri CHP’nin de teşvikiyle DP’den ayrılarak Hürriyet Partisini kurarlar ve CHP ile işbirliğine giderler. Ancak kendilerine Güçbirliği Cephesi diyen, DP’lilerin ise husumet cephesi diye adlandırdığı bu işbirliği sonuç vermez.
HP Burdur dışında seçim kazanamaz. Ardından da CHP’ne iltihak eder ve muhalefet partileri Güçbirliği Cephesi adında ortak hareket etmeye seçimden sonra da devam ederler.
Yani ilk olarak cepheleşmeyi başlatan muhalefettir ve acımasızca iktidara saldırırlar, yalan ve tahrik üzerine siyaset yürütürler.
Adnan Menderes, muhalefetin cepheleşmesi üzerine 12 Ekim 1958 günü, Fevzi Lütfü Bey’in memleketi Manisa’da ilk defa Vatan Cephesi sözünü ederek şunları söyler:
“Muhalefetteki arkadaşlarımızın vatanperverliğine bugün bir defa daha huzurunuzda müracaat ederek rica ediyorum: Kin ve ihtirası desteklemekte devam etmesinler. Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır”.
Menderes’in bu beyanından sonra başta Hürriyet Partisine giden eski taraftarları olmak üzere, yurdun dört bir yanından insanlar akın akın vatan cephesine kaydoldular.
Evet radyolarda okundu çünkü Ankara Radyosundan başka haber alma kaynağı olmayan vatandaşlar köylerde, kasabalarda oturup kendi isimlerinin okunmasını heyecanla bekliyorlardı.
Hatta bunun için telgraflar çekiyorlardı.
Bu telgraflardan birçoğu babama da çekilmişti ve bunlar Yassıada’da aleyhinde delil olarak kullanılmıştı, ama o hukuksuz mahkeme bile bu uyduruk suçtan ceza vermedi.
O telgraflar bugün benim elimde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde bulunan Yassıada dosyalarından bulup çıkardım, ibret olsun diye saklıyorum. 
Benim gençliğimde İstanbul’da Fecri Ebcioğlu, Engin Arman, İzmir’de Bülent Özveren, Ali Kocatepe, Ümit Tunçağ, canlı müzik programları yaparlar, istekte bulunanların isimlerini de tek tek okurlardı.
Fatih’ten Hümeyra, Süheyla, Kapılar’dan Pınar ve Bahar Baykal en çok okunan isimler olurdu, 40 yıldır hafızamdan çıkmamış.
Vatan cephesine katılanların da kendi isimlerini radyoda duymak istemeleri çok mu garip geliyor acaba?
Yazıyı yazan köşe yazarına da iki çift sözüm olacak.
Sen bu yazınla kimin değirmenine su taşıyorsun?
Yazıların okunuyor, kitapların satılıyor diye egon iyice şişmiş, ama bilmiyorsun ki senin yazıların sadece fanatik iktidar karşıtlarınca beğeniliyor.
Oysa bir yazar kendisi gibi düşünmeyenlerin de takdirini kazanabilmeli, ”ya aslında doğru söylüyor” dedirtebilmelidir.
Aksi halde kendin çalar kendin oynarsın, karşı taraftan bir tek kişiyi bile ikna edemezsin.
Biliyor musun?
Sen doğmadan bir yıl önce hem de İsmet Paşa Başbakan ve darbecilerin vesayeti siyasetin üstünde Demokles’in kılıcı gibi dururken senin vatan cephesi diye aşağılamaya çalıştığın insanların doğduğun şehir İzmir’deki başı Osman Kibar, İzmir halkının % 60’ının oylarıyla belediye başkanı olmuştu.
Demokrat Parti İzmir’de yeşerdi, Adalet Partisi İzmir’de kuruldu, rahmetli Mehmet Yorgancı ve Şinasi Osma merhum Gümüşpala’yı İzmir’de ikna edip partinin başına geçirdiler.
Biliyor musun?
Senin mesleğe başladığın gazetenin başyazarı, senin elinden tutup iyi bir gazeteci olman için emek veren patronunun amcası Behzat Bilgin de vatan cepheciydi.
Biliyor musun?
Senin yazılarında fikir yok, küfür var, arıyorum bir kırıntı bile bulamıyorum.
Tabi bu fanatiklerin hoşuna gidiyor, onun için okunuyorsun.
Yani sen de kutuplaşmadan nemalanıyorsun, ama sen böyle yazdıkça AKPoyunu artırıyor.
Biliyor musun?
Vatan cephesi dahil eski meseleler artık kapandı, hatasıyla, sevabıyla tarihe mal oldu, bundan sonrası artık tarihçilerin, araştırmacıların işi.
Fevzi Lütfü Bey CHP ile işbirliği yapmasının sonucunun darbeye mal olduğunu, eski arkadaşlarının idam sehpasında can verdiğini görür ve 1964 ‘de yeniden demokratların yanına AP’ye döner.
Kılıçdaroğlu bile Menderes’in anıt mezarına giderek günah çıkarttı.
CHP İzmir’de oy alıyorsa sakın kendinden ve senin gibilerden mülhem sanma.
İzmir de Ege de demokrattır, vatanseverdir, senin tabirinle vatan cephecidir, sonuna kadar da hayırcıdır.
Hem de sana ve senin gibilere rağmen.
Şunu herkes iyi bilsin ki bugün AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye oy vermiş bile olsalar 14 Mayısta destan yazanların torunları, asla tek adamlığa geçit vermez.
Cumhuriyetten ve onun değerlerinden asla vaz geçmez.
Oyunu namusu gibi korur, kendi oyuyla gelecekteki oylarını hükümsüz kılmaz.
Sana ve senin gibilere rağmen…          
Kalın sağlıcakla…
30 Ocak 2017
Naci Akın