12 Ağustos 2017 Cumartesi

YASLI ADA, "Arttık yassı değil" derler!.. (Hürriyet Gazetesi: 12 Ağustos 2017-Cumartesi, GÜLDEN AYDIN)

Artık yassı değil “derler!..” 
 
GÜLDEN AYDIN,  12 Ağustos 2017 - Son Güncelleme : 12 Ağustos 2017
Hürriyet, 2015 Mayıs’ından bu yana şantiyeye dönen Yassıada’ya çıktı. Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılanıp idama mahkûm edildiği 1’inci derece doğal, tarihi ve arkeolojik sit alanı olan adada, devam eden “müze ve dört yıldızlı otel” yapı, topografyayı tamamen değiştirmiş durumda.
Kınalıada Platformu Kurucusu ve Sözcüsü Nurhan Çetinkaya ile birlikte bindiğimiz motor, Yassıada’ya yaklaştıkça kuvvetli akıntının etkisiyle güçlükle ilerliyor. Adanın silueti belirginleştikçe grilik de artıyor. Tıraşlanarak düzleştirilen tepesini saran binalarla birlikte vinçler de yükseliyor. İnşaatın temel atma töreninde dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’nin Camp David’i olacak. Arabuluculuk görüşmelerinin yapıldığı barış adasını, müze ve kongre merkezine dönüştüreceğiz. Yeşil alan bugünkünden fazla olacak” dediği Yassıada’da toprağı görmek neredeyse imkânsız. Kıyısı ve kayalıklarıyla birlikte 18 hektarlık ada, yapılaşmanın yoğunluğu nedeniyle olduğundan çok daha küçük görünüyor.
‘GİRİŞ YASAK, TERK EDİN’
Adanın yanaşmaya uygun tek noktası, geniş bir kavis oluşturacak şekilde dolguyla genişletilmiş. Henüz yapımına başlanmayan iskelenin yerine geçici bir yanaşma yeri yapılmış. Yük gemileri hafriyat ve inşaat malzemeleri taşıyan kamyonları getirip götürüyor. Hollanda plakalı bir araç tozu dumana katarak inşatların arkasında kayboluyor. İki güvenlik görevlisinin yardımıyla Yassıada’ya nihayet ayak basıyorum.
Üst taraflarda hummalı bir çalışma devam ediyor. İki deniz feneri ile caminin minaresi de neredeyse bitmek üzere. Menderes’in yargılandığı spor salonu, subay yatakhanesi olduğunu tahmin ettiğimiz bina ve 19. yüzyılda İngiliz elçi Sir Henry Bulwer’in yaptırdığı şatoya dokunulmadığını görüyorum. Adanın üst kısmında neler olup bittiğini, Bizans eserlerinin son halini göremiyorum çünkü telsizden sertçe uyarılan güvenlik görevlisi, “Adaya dışarıdan giriş yasak. Hemen terk etmeniz gerekiyor” diyor.
GEÇEN YIL BİTMESİ PLANLANIYORDU
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile imzaladığı anlaşmayla TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), adadaki tesisleri 30 yıl işlettikten sonra bakanlığa devredecek. İskelenin yanı başındaki “Kültür ve Turizm Bakanlığı Yassıada Kültürel ve Turizm Amaçlı Yatırım ve Hizmetleri İşi İnşaat İşleri” yazılı tabelada inşaatın bitiş tarihi, “10.09.2016” yazıyor. Müteahhit firma MESA ve TOBB bünyesindeki mal sahibi GTİ, bitiş tarihiyle ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınıyor. Ancak alınan bilgiye göre “Önümüzdeki aylarda tamamlanması planlanıyor.”
BÖYLE OLACAK!.. 
Yassıada’da inşaat için yok edilen makiler yerine ağaçlar dikilip çimlendirilecek. 19’uncu yüzyıldan kalma şato, Adnan Menderes’in yargılandığı spor salonu ve askeri tesislerin bir bölümü de makette muhafaza edilmiş olarak görünüyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Başta "Demokrat Parti" dava, manâ ve misyonuna asi olan cahillerden başlamak üzere: "nisyan (unutmak, akıl tutulmasına maruz kalmak) ile malûldür Hafıza-i beşer"

DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ (CHP) İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…
Hasan Emre OKTAY 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Adalet Yürüyüşü’ adını verdiği Ankara-İstanbul arası bir propaganda yürüyüşü yaptı. Karavanlar, ambulanslar, doktorlar eşliğinde yapılan bu yürüyüş doğrusu benim hiç ilgimi çekmedi. Hatta bu yürüyüşü çok yersiz buldum, kınadım. Öyle ya FETO olayı gibi cumhuriyet tarihimizin en kritik milli mücadelemizi yapmışız, silahsız insanlarımız tanklara, darbeci askerlerin tüfeklerine, ağır silahlarına göğüslerini siper etmiş ve darbeyi canları pahasına önlemişler, 250 şehit ve 2150 gazi vermişiz. Devletimizi ordu, yargı, üniversite, siyaset her yönden bir virüs gibi saran CIA destekli FETO Terör Örgütü ile amansız bir mücadeleye başlamışız ve pek tabi olarak OHAL ilan edilmiş, gözaltılar, yargılamalar yaşanırken, adalet adı verilen bu yürüyüş kime hizmet etmiştir? Dedim ya bu yürüyüşü çok yersiz buldum ve hiç ilgimi çekmedi. Ancak yürüyenler arasında bugünkü DP Genel Başkanını görünce doğrusu üzüldüm. Demokrasi ile yönetilen bir ülkedeyiz, muhalefet genel başkanları izin almak suretiyle istedikleri propaganda yürüyüşlerini yapabilirler. Zaten bu yürüyüş de ülkemizdeki demokratik yönetimin belgelerinden biri olmuştur. Çok şükür bir provokasyon olmadan, kazasız belasız yürüyüş tamamlandı.

Yukarıdaki girişten anlaşılacağı üzere, makalemizin ana teması DP ve CHP ilişkileridir. Bu gün 27 Mayıs ve Yassıada’nın acısını tam anlamıyla çekmemiş ama Demokrat Partiliyim diyen bazı kişilerin DP ile CHP’nin aynı kökten geldiklerini ve temelde aynı felsefeye sahip olduklarını iddia ettiklerini hayret ile görüyorum. Atatürk dönemi ve tek parti döneminde, DP’yi kuracak siyasetcilerin CHP içinde görev yaptıkları doğrudur, zira o dönemde başka parti yoktur. Bu bağlamda şunu da kesinlikle ifade etmeliyiz ki, DP’nin kurucuları olan Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Refik Koraltan’ın ve Fuat Köprülü’nün siyasal görüşleri ve felsefelerinin CHP ile en ufak bir benzerliği yoktur. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde DP adında, CHP’den başka bir parti bu yüzden kurulmuştur. Ne demek istediğimi daha iyi ifade edebilmek için izninizle Atatürk döneminden itibaren kısaca, siyasal yaşamımızdaki olayları hatırlayalım ve bu günkü siyasal eğilimlerin geçmişteki orijinlerini görelim.    

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

TBMM’de görev yapmakta olan, milli mücadele kahramanlarımızdan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Hüseyin Rauf Orbay ve 28 arkadaşı 1924 yılında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ adını verdikleri bir parti kurdular. Bu partinin o zamanki adıyla nizamnamesinin 6. Maddesi şöyle idi.

Madde 6: Fırka, efkâr ve itikadı diniyeye hürmetkârdır.”  

Halk Partisi bu maddeye şiddetle tepki gösterdi. Bu madde laiklik prensibine uymaz, dendi. Halk Partisine göre, bu madde ile doğrudan doğruya irticaya taviz veriliyordu. Kısa bir süre sonra yeni partinin nizamnamesinin 40.
Maddesi de eleştiri oklarından nasibini aldı.

Madde 40: Serapa muhtacı imar olan bir memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına kaniiz. Bunun için yabancı sermayeye muhtacız. Temini asayişle, teessüsü süku ve istikrar ile harici sermayelere gösterilecek hüsnü kabul ile, herkes telkini itimat ederek, bu sayede harap memleketimizi sert adımlarla inkişaf ettireceğiz.”

Halk Partisine göre, 6. Madde irticayı davet ediyor, 40. Madde de memleketi yabancılara satıyordu. Halk Partisi yeni partinin isminden de rahatsız oldu ve Kütahya milletvekili Recep Peker’in önerisiyle isimlerinin başına cumhuriyet kelimesini getirdiler.

Bazı anlatımların aksine Atatürk yeni partinin kuruluşundan büyük memnuniyet duymuştur. Bir muhalefet partisinin olması ve eleştiri çığırının açılması zaten Atatürk’ün çok arzuladığı bir uygulama idi. Ama CHP safındaki özellikle İsmet Paşa, Recep Peker yeni partiden dolayı adeta isyan halinde idiler. Nitekim kısa bir süre sonra İsmet Paşa başbakanlıktan istifa eder ve Ali Fethi Okyar yeni başbakan olur. Yeni parti, bir taraftan CHP tarafından sürekli ağır bir şekilde tenkit edilirken, diğer taraftan Atatürk tarafından desteklenmektedir. Atatürk kendisini ziyaret eden yeni parti mensuplarından Dr. Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’a şu sözleri sarf eder,

“Türkiye’mizde partiler ve parlamento hayatının başlamasından memnuniyet duyuyorum. Birbirlerini kontrol edecek fırkaların mevcudiyetini hâkimiyeti milliye ve bilhassa cumhuriyeti idareye malik bir memleket için tabii görmekteyim. Cumhuriyet Halk Fırkası ile manevi rabıtamı muhafaza etmekle beraber, bir Reisicumhur olarak muhafaza etmeyi esas kabul ediyorum.”    

Bu arada Meclis’te bütçe müzakerelerinde CHP’ye akıl dolu tenkitlerde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Ardahan mebusu Halit Paşanın, etrafı Afyon mebusu Ali Çetinkaya, Kozan mebusu Ali Saip, Cebelibereket mebusu Avni, Gaziantep mebusu Ali Kılıç, Elaziz mebusu Hüseyin, Rize mebusu Hüseyin ve Rize mebusu Rauf tarafından çevrilir ve çıkan kavgada Halit Paşa öldürülür. Fakat olay sıradan bir adliye olayı kabul edilir ve ört bas edilir.

13 Şubat 1925 tarihinde Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkar. 2 Mart’ta toplanan CHP grubu, Fethi Okyar hükümetinin isyanla ilgili aldığı tedbirlerin yetersiz olduğunu, sadece doğuda değil bütün yurtta tedbir alınması gerektiğini, isyanın Terakkiperver Cumhuriyet fırkasının ‘efkâr ve dini itikatlara hürmetkârız’ cümlesinin tahriki üzerine başladığını ve bundan dolayı da yeni partinin derhal kapatılması gerektiğini, ileri sürerler. Fethi Okyar yaptığı cevabi konuşmasında, ‘olaylar nerede çıkmışsa orada önlem almak gerektiğini vurgular ve ekler,

“Bende Müslümanım ve dinime hürmetkârım. Hanginiz efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkâr değilsiniz. Doğudaki isyanın hakiki mesulü Recep Peker’dir. Dâhiliye Vekâletinde bulunduğu devre içindeki idaresizliği dolayısıyla memlekette bir Kürdistan meselesi çıkarmıştır. Recep Peker şarkta (doğuda) takip ettiği siyaset dolayısıyla burada yaşayan insanları isyan edecek hale getirmiştir. Şimdi kalkmış burada beni tenkit ediyor. Erkânı Harbiye Umumi Reisi (Genel Kurmay Başkanı) ile görüştüm. Aldığımız tedbirler kâfidir. Fazlasına lüzum yoktur. Lüzumsuz şiddet hareketleriyle ben ellerimi kana boyayamam…”

Bu konuşmadan sonra Fethi Okyar 60 oy’a karşılık 92 oy’la başbakanlığı İsmet Paşaya devreder ve Recep Peker de Milli Müdafaa Vekili olur. İsmet Paşa ve Recep Peker önderliğindeki CHP’nin ilk işi ünlü ‘Takriri Sükûn Kanunu’nu Meclis’e getirmek olur. Takriri Sükûn kanununun metni şudur,

“Madde 1: İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamıyla huzur ve sükûneti ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bilumum teşkilat ve tahrikât ile teşebbüsat ve neşriyatı hükümet resen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet, İstiklal Mahkemelerine sevk edebilir.
 Madde 2: İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki sene müddetle mer’idir.”

Kanun Meclis’te tartışılır. Kanunun dönemin Anayasası Teşkilatı Esasiye Kanununa aykırı olduğu izah edilmeye çalışılır. Rauf Bey (Rauf Orbay), ‘doğuda küçük bir kasaba şeyhi tarafından çıkarılan bir isyan var, ama siz cumhuriyetin tehlikede olduğunu ileri sürerek ülke çapında, temyizi dahi olmayan, kararları üç kişinin iki dudağı arasında olan divanı harpler kurup tüm ülke çapında baskı rejimine gidiyorsunuz’ der. İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Harbinde kurulmuş, çalışmış divanı harplerdir. Rauf Orbay,

“Biz Şeyh Sait’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa İstiklal Mahkemelerini istediklerini yapmak için bir alet olarak kullanmak istiyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”  

Der. Söz alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarından Halis Turgut Bey,

“Bu isyanın 2 ay bile devam etmesi mümkün değildir. Bu derece ağır bir kanunun 2 sene devam ettirilmesi başka gayeler taşımaktadır. Bu gibi yanlış hareketler cumhuriyet tarihimizin geleneklerinde kötü izler bırakacaktır.”

Söz alan Recep Peker matbuata (basın) ağır hakaretlerde bulunur,

“Bu matbuat, o hale gelmiştir ki, her sabah sütunlarında milletin yüzüne fışkıran saralı ifrazat, masum halka mütemadiyen devlet kuvvetinin itibara layık olmadığı fikrini aşılamıştır.

Meclis kayıtlarında bulunan bu cümleler Halk Partililer tarafından alkışlarla karşılanır. En son İnönü kürsüye gelir ve tartışmalara noktayı koyar,

“Emniyet ve asayişi temelinden muhafaza etmek, kuvvetlendirmek için bütün kanunlar gibi İstiklal Mahkemeleri de bir vasıtadır. Vaziyetin icaplarına göre daima tedbir alınacaktır.”

(27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, İstiklal Mahkemeleri uygulaması yumuşatılarak, bir varyasyon olarak Yassıada’da tekrar sahnelenecektir.)
Meclisteki tartışmalar devam ederken Kazım Karabekir Paşa bir konuşma yapar ve sözlerini şu cümleler ile bitirir,

“Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Bu tartışmalar cereyan ederken Meclis’e, CHP tarafından bir kanun taslağı daha verilir. Bu kanun taslağına göre, İstiklal Mahkemelerinin vereceği idam kararları TBMM tasdikinden geçirilmeyecek, sadece hükümetin tasdiki ile infazlar yapılacaktır. Tüm bu teklifler Meclis’te tek parti hâkimiyetine sahip olan CHP oyları ile alkışlar arasında kabul edilir. İlginçtir isyan o günkü tabiri ile şarkta ama bu kanun teklifi ve kabulünün ertesi günü İstanbul’da Tevhidiefkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat ve Aydınlık Gazeteleri süresiz olarak kapatılırlar. Basın tarihine meraklı olanlar bu olayı ayrıntılı inceleyebilirler. Bu olayın ardından da anında kurulan İstiklal Mahkemeleri bir beyanname yayımlar,

“Cumhuriyet halkı, takriri sükûn arzusu taşımaktadır. Fevkalade emirlere riayet etmeyenler, cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkemelerimizi derhal karşılarında bulacaklardır.”

Matbuat susturulmuş ve ülkede bir korku havası yaratılmış ve sıra esas işe gelmiştir. Henüz üç aylık bulunan ve daha memleketin 3-4 vilayetinde şubesi bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına ani bir gece baskını yapılır. Ne kadar evrak varsa çuvallara doldurulup emniyet merkezlerine getirilir. Diyeceksiniz ki, doğuda isyan var, ama hala yeni kurulmuş, örgütlenmesini bile tamamlamamış bir parti ile CHP niye bu kadar uğraşıyor? Bunun sebebi açıktır, Atatürk partiler üstü kalacağını muhtelif konuşmalarında ifade etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının ağır toplarından Kazım Karabekir, Hüseyin Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün İsmet Paşadan daha yakın arkadaşlarıdırlar ve tıpkı Celal Bayar gibi bir şekilde kendisinin yerine başbakan olabilirler. Ayrıca yeni parti dikkati çekecek şekilde halktan ilgi görmektedir. Dolayısıyla bu isimlerin bertaraf edilmesi şarttır. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel merkezine yapılan baskında, suç teşkil edecek hiçbir evrak bulunamamasına rağmen İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında şu kararı alır.

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının programında mevcut ‘efkar ve itikadatı diniyeye hürmetkar olmak’ esasını irticakarhane tahrikata vesile ittihaz eden bazı eşhasın tahrikat yaptıkları sabit olmuş ve fıkranın kanuni vaziyeti hakkında hükümetin dikkatinin çekilmesine müttefikan karar verildiğine dair mahkeme kararı müddeiumumilikten hükümete tebliğ olunmuştur. Vatandaşın aldatılmaktan ve tahrikten korunması için Terakkiperver fırkanın faaliyetten men’i
Hükümetin artık müsamaha edemeyeceği vazifeler arasına girmiştir. Binaenaleyh bu kararnamenin tebliği tarihinden itibaren Takriri Sükûn Kanunu ahkâmına tevfikan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının bilcümle merkez ve şubeleri, alakalı hükümet memurları tarafından kapatılacaktır.”

Böylece yakın gelecekte DP olarak temayüz edecek olan anlayışı, zihniyeti içeren cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi tarihe karışmış oluyordu. Suçu dini inançlara saygılı olması ve yabancı sermayeye açık olmasıdır.

Takriri Sükûn Kanunu 2 yıl süre ile çıkmasına rağmen, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanı, 2 ayda 15 Nisan 1925’de tamamen bastırılır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde 389 kişi mahkeme edilmiş, bunlardan 49’u idama mahkûm olmuştur. İsyanla hiç ilgisi olmayan Ankara İstiklal Mahkemesi gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ı müebbet sürgün cezasına çarptırmıştır. Suçu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde yapılan ani aramaları, gazetesi Tanin’de baskın diye yazmasıdır. Ayrıca İstanbul’da bulunan 14 gazeteden 8’i de kapatılır. Açık kalan 6 gazete de varlıklarını Başbakan İnönü ve hükümete sürekli dalkavukluk yaparak sürdürürler. Örneğin 18 Temmuz 1925 günü çıkan Hür Fikir gazetesinin yazı işleri müdürü Kılıçzade Hakkı Beyin yazısı,

“İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordular. Kendisine dedim ki, ‘Eseriniz olan Takriri Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih İbni Meryem’in maruf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanunun sayesindedir ki, Türk Vatanı bu güne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim.”

Hâlbuki Takriri Sükûn Kanunu da, İstiklal Mahkemeleri de 2 ay içerisinde tamamen bastırılan yöresel Şeyh Sait isyanı için çıkarılmıştır. İsyan bastırılmış ama kanun hala yürürlüktedir, mahkemeler de işlemektedir. Başbakan İsmet İnönü 9 Kasım 1925 günü TBMM’de yaptığı konuşmada şu sözleri sarf eder,

“İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.”

Tek muhalefet Partisinin kapatılmasını da hayırlı telakki eden İsmet Paşa, gelişmelerden çok memnun görünmektedir. İstiklal Savaşımızın liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında şunları yazmıştır,

“Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”

İşte bütün bu işleri yapanlar, 2017 yılında devleti ele geçirmesine ramak kalan FETO işgal hareketini canları pahasına bastıranları ve müsebbiplerini tespit etmek ve yakalamak için çıkarılan OHAL kanununu sürekli eleştiren Cumhuriyet Halk Partililerdir. Bazı kişiler 250 şehidimizi görmeden, uydurma bir havadis olan kesik başın esrarı ile uğraşmaktadırlar. Vatan uğruna ölen bu insanlarımıza şehit bile diyemeyen ama darbeye danışıklı dövüş muamelesi yapan, vatan sevgisinden nasibini almamış bu kişiler birer utanç abidesidirler.

7 Mayıs 1926’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmiş bir suikast girişimi ortaya çıkarılır. Bir ihbar üzerine, suikastçılar Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf derhal yakalanırlar, İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar ve 15 kişi ile birlikte asılırlar. Mustafa Kemal Atatürk ünlü sözlerinden birini İzmir suikastı olayından sonra sarf etmiştir,

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ancak menfur suikast olayı ile başlayan yargılamalar, infazlar kolay kolay durmaz. Daha 1919 da elinde, Mustafa Kemal’in askerlikten çıkartılması ve tutuklanması ile ilgili padişah fetvası ve koskoca bir kolordusu bulunduğu halde, Mustafa Kemal’i tutuklamayan, Erzurum Kongresinde de emrinde çalışacağını ifade eden, İstiklal Mücadelemizin kilit liderlerinden Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı ve çok defa mektep tatillerini birlikte geçirdikleri Ali Fuat Cebesoy, İstanbul’a ilk giren kumandan Refet Bele, Cafer Tayyar Paşa, Rüştü Paşa, Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa, İsmail Canbulat, Sabit, Necati, Halis Turgut, Hilmi Bey, yine Mustafa Kemal’in arkadaşı Türkiye’nin ilk başvekili Rauf Orbay dâhil birçok Türkiye’nin medarı iftihar şahsiyeti, sanki suikast ile ilgileri varmış gibi İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. Tüm bu şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubudur ve bu yargılamalarla itibarları yerle bir edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakkicilerden Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım gibi şahsiyetlerde yargılanıp idam edilirler. Karabekir Paşa beraat ederken, Rauf Orbay gıyabında 10 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay gibi birçok İstiklal Savaşımızın önemli şahsiyeti yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.  

İstiklal Mahkemelerinin kararları ünlü 3 Alinin, Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali ve Ali Saip Ursavaş’ın iki dudağı arasındadır. Bazen tipini beğenip, genç, yakışıklı deyip idamından vazgeçtikleri, bazen de görür görmez suçlu olduklarına kani olup idam hükmü verdikleri birçok insan olduğunu, tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu mahkemelerin temyizi de yoktur. Zaten bunlar mahkeme değil bir çeşit divanı harptir. 

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

İsyan, suikast derken, tüm muhalefet ekarte edilmek suretiyle 1930 yılına gelinmiştir. Ancak Gazi Mustafa Kemal muhalefetsiz bir tek parti hükümetinden rahatsızdır, nitekim 1930 yılında yeni bir, muhalefet partisi denemesini organize eder. Paris Büyükelçisi eski başvekillerden Ali Fethi Okyar’ı parti kurmakla görevlendirir ve böylece Serbest Fırka kurulur. Fethi bey Atatürk ile uzun uzun konuştuktan sonra 8 Ağustos 1930 günü gazetecilere şu beyanatı verir. Beyanatın özünden Gazi Hazretlerinin İsmet Paşadan hayli şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Zira böyle olmasa Fethi Bey asla böyle bir beyanat veremezdi,

Anlaşılıyor ki, Gazi Paşa Hazretleri, İsmet Paşa Hükümetindeki murakabesizlikten ve idaresizlikten bıkmıştır. Benden yeni bir fırkanın (parti) kurulmasını istiyor. Bana yapılan bu teklifi bende kabul ettim. Kuracağım fırkanın yüksek nezareti ve idaresi yine Gazi Paşanın elinde olacaktır. Gazi, Halk Partisinden ayrılmamakla beraber benim fırkamın da mürevvici olacak ve adayların tasvibi de onun yüksek tasdikinden geçecektir. Ayrıca fırka için lüzumlu parayı da vermekte ve Meclis’ten 70-80 mebusun da bizim fırkamıza geçmesine müsaade etmektedir.”      

CHP cephesinde büyük bir telaş başlar. Yalova’ya İsmet Paşa dâhil birçok bakan gider ve Gazi Hazretlerini bu işten vazgeçirmek isterler ama nafile, Gazi Paşa kararlıdır. Hatta Gazi Paşa yeni partiyi güçlendirmek için kardeşi Makbule Atadan’ı ve en yakınlarından Kütahya mebusu Nuri Conker’i de yeni partiye sokar. Parti ilk şubelerini İstanbul, İzmir ve Aydın’da açar. AYDIN ŞUBESİ İL BAŞKANI 30 YAŞINDAKİ ADNAN MENDERES’DİR. İşte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile vücut bulan ve Serbest Fırka ile devam eden DP çizgisi budur, bu çizginin CHP ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Hatta bu hareket, CHP’ye karşı liberal, demokrat, halkçı, laik siyasetçiler tarafından oluşturulmuştur. Serbest fırkanın esas adı Serbest Laik Cumhuriyet Fırkasıdır.

4 Eylül 1930 günü Fethi Bey ilk mitingini yapmak üzere vapurla İzmir’e gider. Fethi bey İzmir’de gördüğü muazzam ilgiye kendisi bile inanamaz. İzmir valisi Kazım Dirik, Fethi beyi konuşturmamak ister. Emir Ankara CHP Genel Merkezinden gelmiştir. Ayrıca 200 kişiden müteşekkil, Fethi Bey aleyhine tezahürat yapacak bir grup oluşturulmuştur. Kürsüye Fethi beyin yerine Adliye Vekili Mahmut Esat Bey çıkartılır. Halk bu provokatif oyunlar üzerine galayane gelir, Halk Partisi binası önünde toplanırlar. Çıkan olaylarda çocuk yaşlarda bir genç ölür. Ölen genci kucağına alan babası Fethi beyin önüne gelir ve şu sözleri sarf eder,

“İşte sana bir kurban! En aziz varlığımı cansız olarak önünüze seriyorum. İcabında kendi canımı da vermeye hazırım! Başka kurbanlar da vermeye hazırız! Yalnız sen bu memleketi kurtar! Zalimlerden bizi koru.”

Babanın sözleri çok acıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası İzmir mitingi olayları hakkında çok yazılıp çizilmiştir.  Köylünün yanına sadece askere almak veya vergi toplamak için gönderilen jandarma, karasaban ve kağnılarla yapılan tarım, ülkede şeker ihtiyacının bile karşılanmadığı yokluklar, trahom, tifüs, verem gibi salgın hastalıklar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği bu sahneleri doğurmuştur. Fethi bey İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir’ de gider. Her gittiği yerde bir kurtarıcı gibi karşılanır. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişiminde olduğu gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimine de halk dört elle sarılmak istemektedir. Ama heyhat, Halk Partililer Serbest Cumhuriyet Fırkasının gördüğü büyük ilgiden son derece rahatsız olurlar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı kullandıkları aynı taktiklere başvururlar. Fırka gericidir ve bu fırka varlığı ile irtica tehlikesini hortlatmaktadır.

15 Kasım 1930 günü yeni belediye seçimleri Meclis’te görüşülürken Fethi Bey kürsüden şu sözleri sarf etmek ihtiyacını duymuştur,

“Arkadaşlar! Ahalinin reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasına vermesini irtica diye tefsir edenler, halkın en tabii hakkı bulunan reylerini inhisar altına almak isteyenlerdir. Unutmayınız ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi Hazretlerinin tasvip ve teşvikiyle meydana çıkmıştır.”   

Ne kadar ilginç değil mi, günümüzde de aynı zihniyet hala irtica tehlikesini işlemekte ve rakiplerini mürtecilikle suçlamaktadır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir irtica kuruntusu ve bir türlü gelmeyen şeriat yönetimi… Hiç düşünmezler bu devirde kim Diyanet İşleri Başkanlığını kapatıp Şeyhülislam’ı getirecek veya hâkimleri kaldırıp kadılara görev verecek?

Meclis’te Fethi beye karşı saldırılar dozunu gitgide artırırken, Fethi beyin ve partisinin gördüğü ilgi tedirginlik yaratır. Konuyu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e nasıl naklettilerse, Cumhurbaşkanının da olaylardan rahatsız olduğu haberi Fethi beye ulaşınca, Fethi bey Dâhiliye Vekâletine bir mektup yazarak partisini kapatmak zorunda kalır,

“Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil etmiştim. Şimdi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arz ederim efendim.”    

Tarihi ve Kadim “DEMOKRAT PARTi”nin 
Ayak Sesleri

Böylece ilerde Demokrat Parti olarak belirecek liberal, halkçı, demokrat, laik zihniyet; İtalya’daki Mussolini, Almanya’daki Hitler anlayışını esas almış görünen tek parti, Milli şef devletçi zihniyeti tarafından bir kere daha durdurulmuştur. İlerde DP ve CHP olarak amansız bir mücadeleye girecek bu iki zihniyet birbirine asla karıştırılmamalıdır. Zira Atatürkçü olan DP’dir, Atatürk’ü unutturmaya çalışan da CHP’dir. Eğer CHP, söz ettiğimiz bu iki fırka girişimini önlememiş olsaydı, daha o tarihlerde mutlaka seçimleri kaybedip iktidarı teslim edecekti. Türk demokrasisi de 25 yıl önceden çok partili sistemle tanışacak ve olgunlaşma sürecine daha erken girecekti.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybettik.
11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu.



Akabinde Halk Partililer tarafından, CHP’nin değişmez genel başkanı ve Ebedi Şef Atatürk’e nazire gibi Milli Şef yapıldı. Rahmetli Atilla İlhan Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini mantıken bir türlü benimseyememiş ki, şu cümleleri sarf etmiştir (Hikmet Özdemir, Devlet Krizi TC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri),

“Babıali Baskını neyse İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”

1939 da başlayan 2. Dünya Harbi’nin de etkisiyle Türkiye’de tam bir sefalet dönemi yaşanır. Orta Anadolu’da açlık vardır. Ekmek, hatta kefen bezi bile karneye başlanmıştır. Türkiye harbe girmemiş ama harbe giren ülkelerden daha fazla sıkıntıya düşmüştür. Tek Parti Milli Şef CHP yönetimi devam etmektedir. Bu yönetimin kararları, uygulamaları akıl alacak gibi değildir. Örneğin ülkede şeker ihtiyacı karşılanmıyor ve şeker 26 kuruş, çare olarak 15 Kasım 1942’de çıkartılan kararname ile şekerin fiyatı 500 kuruşa çıkarılıyor. Bu tuhaf karardan 1 ay sonra Varlık Vergisi uygulamasına geçiliyor. Ardından gayrimüslimlere zorunlu ve süresi belli olmayan askerlik uygulaması geliyor. Gelirlerinden çok varlık vergisi talep edilen ve bu vergiyi ödeyemeyen gayrimüslimler Aşkale çalışma kamplarına sevk ediliyorlar. Nazivari bir uygulama. O dönemde basın özgürlüğünden bahsetmek söz konusu değildir. Gazeteler bir bakanın telefonu ile süresiz kapatılmaktadır.

Savaş 1945 yılında demokratik devletlerin galibiyeti, diktatörlükle yönetilen devletlerin ise mağlubiyeti ile sona erer. Galip devletler (müttefikler) dünyaya yeni bir düzen vermek üzere ABD San Francisco kentinde toplanırlar. Bu devletler Meclis’lerinde muhalefet partileri bulunan ülkeleri demokratik addetmektedirler. Böylece CHP ve İnönü için artık parti kapatma yolu tıkanmıştır.

DÖRTLÜ TAKRİR VE “GERÇEK DEMOKRATLARIN” DEMOKRASİ TALEPLERİ

7 Haziran 1945 günü, CHP içindeki liberal kanat milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan bütçe müzakereleri sırasında, hükümete yönetimi eleştiren bir takrir verirler. Takrir son derece akılcı ve masumdur. Takrir, hükümetin Meclis tarafından denetlenmesi, vatandaşların hak ve hürriyetleri Anayasa çerçevesinde daha iyi kullanabilmesi, çok partili hayata geçilmesi gibi demokratik talepler içermektedir. Ancak eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Hükümeti bu takrire şiddetle tepki verir. Menderes, Koraltan, Köprülü partiden ihraç edilirler. Celal Bayar’da önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa eder.     

DEMOKRAT PARTİ

8 Temmuz 1945 günü, müteahhit Nuri Demirağ ‘Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. 7 Ocak 1946 günü de Takrir yüzünden CHP’den ayrılan bu dört isim Demokrat Partiyi kurarlar. Başta Menderes olmak üzere Demokrat Parti kurucuları, tek parti dönemi olduğu için CHP içinde siyaset yapmaktaydılar. Yoksa toprak reformundan, karma ekonomiye, din hürriyetinden, sosyal, siyasal hürriyetlere kadar DP’nin felsefesi, buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi CHP’ye hiç benzemez.

CHP’NİN ALÇAKLIK VE KÜSTAHLIĞI: “AÇIK OY GİZLİ SAYIM”

DP kurulur kurulmaz tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları gibi büyük ilgi görmeye başlar ve CHP’de bu ilgiden son derece rahatsız olur ve DP’nin bir şekilde önünü tıkamaya çalışmaya başlar. İlk girişimleri Belediye Seçimlerini öne almak olur. Teşkilatlanmasına yeni başlamış olan DP bu seçimlere giremez. Daha sonra 1947’de yapılması gereken genel seçimler de erkene alınır. Çünkü DP gördüğü büyük ilgiye rağmen yeni bir partidir ve teşkilatlanmasını tamamlamamıştır. DP, tarihimize yüz kızartıcı derecede hileli seçimler olarak geçen 1946 seçimlerine katılır. CHP’nin uygulattığı yöntem acayiptir. Açık oy, gizli sayım, oyunuzu açık olarak kullanıyorsunuz ve sayımı devletin mülki amirleri gizli olarak yapıyorlar. Seçimlerde birçok bölgede sandıklar kaçırılıp saklanmıştır. Seçim sonuçları açıklandığında DP tarafında haklı bir öfke hâkim olur. ‘SİNE-İ MİLLET’ ifadesi ilk defa o gün söylenmiştir. DP, CHP iktidarını tanımama kararı alır. Ancak Celal Bayar bu fikre sıcak bakmaz.    

Kurulduktan 7 ay sonra yapılan bu hileli Seçimlere rağmen DP 62 milletvekilini Meclis’e sokmayı başarmıştır. CHP’nin 397 milletvekili vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu sonuca göre CHP’nin adayı İsmet İnönü kazanır. DP’nin adayı Mareşal Fevzi Çakmaktır.

Sonuçta CHP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, ardından Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve nihayet 1946 hileli seçimleri ile de Demokrat Partiyi durdurmuş oluyordu. Ancak 1950’de bu bel altı vuruşlar sökmeyecektir ve söz milletin olacaktır. Böylece asker, bürokrat saltanatı, iktidarı milli iradeye, yani DP’ye teslim edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde, Türkiye’ye en büyük zararı veren olay 27 Mayıs 1960 darbesi felaketidir. 27 Mayıs bir depremdir, bir afettir. Eğer 27 Mayıs bu güne kadar masaya yatırılıp yargılansaydı, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi de olmayabilirdi. 27 Mayıs’ın yargılanmasından en büyük zararı görecek unsur CHP’dir. Çünkü alenen 27 Mayıs’ın arkasındadır.

27 Mayıs temelde CIA desteklidir. Bu darbeyi çekirdek kadrosu teğmen, yüzbaşı seviyesinde 33 subay ve 5 generalden oluşan bir cunta (çete) yapmıştır. Darbeden sonra bu genç subaylar üstlerine yani albaylara, generallere emirler dağıtmışlardır ve komutanlar bunların önünde esas duruşta emir dinlemişlerdir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 girişimindeki askeri yapıda olduğu gibi. Emir veren imam ast subay, emir alan tuğgeneral... 27 Mayıs’ın arkasındaki entelektüel sermaye CHP çevresi, bazı yazar ve gazeteciler ile dönemin üniversite hocalarıdır. Bu bakımdan CHP’nin adalet yürüyüşü adını verdiği girişimini şahsen şiddetle eleştiriyorum. Ne yani FETO yapılanmasının üstüne devlet gitmesin mi?

27 Mayıs darbesinin yapıldığı günler dikkatle incelenecek olursa, 27 Mayıs’ın ciddi bir entelektüel boşluğu olduğu hemen görülür. Darbenin ertesi günü ne yapacaklarını bilmeyen darbeci askerlerle karşılaşırsınız. Ama bu entelektüel boşluğu ne yazık ki CHP doldurmuştur. Bu arada dikkatli bir göz suflörlük yapan ABD ve NATO önerilerini fark eder. Hazırlıksız, programsız ülkeyi ele geçiren maceracı subaylar, CHP’lilerin coşkun tezahüratları karşısında kasım kasım kasılırlarken, her biri kendini bir Atatürk telakki ederken, meşruiyet (yasallaşma) sorununu akıllarına bile getirmiyorlardı. Zira İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryus Profesör Sıddık Sami Onar, Profesör Hüseyin Nail Kubalı meşruiyet konusunda şu ifade de bulunuyorlardı (Abdi İpekçi, Ömer Sami Çoşar İhtilalin İçyüzü)

“Meşruiyet ihtilalinizdir. Hukukun hiçbir önemi yok, ne isterseniz yapın, güç sizde…” 

Yassıada zulmüne de, Yassıada Mahkemelerine de, Türk halkını derinden yaralaya o menfur infazlara da bahsettiğimiz, darbenin akıl hocalığına soyunan CHP’li kesim sebep olmuştur. DP ile CHP aynı kökten geliyor demek tamamen bu gerçekleri görmemekten, yani bir nevi bilgisizlikten kaynaklanır. Menderes ve 2 bakanını astıran bu zihniyetin DP zihniyeti ile uzak yakın alakası yoktur. DP 1950 yılında iktidara geldiği zaman ilk kullandıkları cümle, ‘Devri sabık yaratmayacağız’dır.

Darbeciler ve destekçileri halkın sevgilisi Menderes’i her ne olursa olsun ortadan kaldırmayı baştan beri kafalarına koymuşlardı. Zira onlara göre, Menderes serbest bırakılırsa tekrar seçim kazanır ve memleketin başına geçer ve öç alabilirdi. Menderes’in idamına Yassıada Mahkemeleri 2 gerekçe gösterdi. Anayasayı ihlal ve İnönü’yü Topkapı’da öldürmeye teşebbüs. Hâlbuki İnönü Topkapı davasında şahitlik yapsa infazlar önlenebilirdi. Ama yapmadı. Mahkemede Menderes’in avukatı haklı olarak, İnönü’nün mahkemeye şahit olarak gelmesini talep etti. Ama Başol ve Egesel şiddetle karşı çıkarak, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu ortama çağırmak haddinize mi’ diye cevap vererek talebi ret ettiler. Hâlbuki bunu duyduğuna şüphe olmayan İnönü, ‘hayır, geleceğim’ dese ve gelse, ‘aramızda sert mücadeleler oldu, ama beni öldürmeye teşebbüs ettiler diyemem’ dese ve idam kararlarına karşı olduğunu söylemek değil, ima bile etse Menderes ve 2 bakanı asılmazlardı. Zira aynı davada Kasım Gülek de şahitlik yaptı ve Salim Başol’un ısrarlı sorularına, ‘Elimi vicdanıma koyarak, niyetleri İnönü’yü öldürmekti’ diyemem demişti. Bu ifadeden sonra Kasım Gülek’in de CHP’deki işi kısa sürede bitirildi.

İnönü’nün eline idamları önlemek bakımından bir büyük fırsat daha geçmişti ama onu da elinin tersi ile itti. Şöyle ki, darbe destekçilerinden Docent Muammer Aksoy, 5 Kasım 1969 tarihinde ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları’ başlıklı yazısında tüyler ürperten şu açıklamayı yapıyor,

“Milli Birlik Üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisinin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu ret etmiş ve ’başladığınız işi tamamlayın’ diyerek infazların, CHP’nin çoğunlukta hatta tamamını teşkil ettiği Temsilciler Meclisinden geçmesi imkânını, YANİ İDAMLARIN KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEMESİ İMKÂNINI KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR…”    

8 Şubat 2009 tarihli Vatan Gazetesinde, CHP’nin 27 Mayıs öncesi günlerde Gençlik Kolları başkanı olan Orhan Birgit Sanem Altan ile bir söyleşi yapıyor,

28 Nisan 1960 Öğrenci Olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı? ‘Katil Menderes, diktatör Menderes’ diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı.”

28-29 Nisan Öğrenci olayları, yüzlerce öğrenci öldürüldü, kıyma yapıldı, Konya yolunu inşaat inde asfaltın altına saklandı, yalanını fısıltı gazetesiyle dolaştığı ve darbenin bahanesinin oluşturulduğu olaylardır. Bakın CHP Genel Sekreter yardımcısı, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu, Tanju Cılızoğlu ile birlikte anılarını yayımlamıştı. Sayfa 103’den aktarıyorum,

“Darbe öncesi günlerde, öldürülen öğrenciler kıyma makinelerinden geçirildi, söylentilerini araştırmak için CHP 3 kişilik bir parlamento heyeti kuruyor. Heyet araştırmalar yapıyor ve böyle bir olayın olmadığını, söylentiden ibaret olduğunu bir rapor ile CHP grubuna götürüyor. Grupta rapor okununca İsmet Paşa raporu sert bir şekilde eleştiriyor, kızıyor ve Paşa, ‘OLMAZ YOKTUR DEMEYECEKSİNİZ, VARDIR İMAJI VERECEKSİNİZ’ DİYOR” 

Kamil Kırıkoğlu demek ki, vicdanlı bir insanmış ki, bu gerçekleri anılarında anlatmış.

Darbe yapılmış, CHP’liler sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapmaktalar.
Bu durumu gören İnönü CHP’lilere sesleniyor ve kayıtlara geçen şu ifade de bulunuyor, ’27 Mayıs’ın ne içindeyiz, ne de dışında’ Yani henüz bize görev verilmedi demek istiyor.

Gazeteci yazar Bedii Faik, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabının 25. Sayfasında idamlar ve İnönü, CHP ilişkisine değinmiş,

“İnönü, siyasi hasımlarının idam edilmelerine samimi olarak karşı idiyse, teşebbüsünü daha o günlerde yapmalı değil miydi? Siyasi mahkûmlara ölüm cezasının verilmesini doğru bulmayan ve buna karşı olan bir lider, yabancı devlet başkanlarının teşebbüsleriyle hazır belirmiş olan böyle bir fikrin hemen üstüne atılıp, o teşebbüs katarına kudretli bir lokomotif olmak varken ne yapmıştır? Tam aksine bütün dost devlet ricalinin temennilerini çeşitli kompleksler içinde önemli sayıp saymamak arasında bocalayıp kah çalımlı kah karasız tavırlar takınan, devlet yönetiminde tecrübesiz askerlerin bu haline seyirci kalmıştır! Böylece idam fikrinin daha fazla perçinlenmeden, daha çok macunlaştırılmadan hafifletilmesinin belki de mümkün olduğu günleri, hiçbir teşebbüs ve telkinde bulunmadan geçirmiştir. Samimi olan hareket, şüphesiz yabancı devlet erkanınınki idi. İdam kararları bir emrivaki olduktan sonra, infazı durdurmanın güçlüğünü, ölüm cezalarını verildikten sonra geri çevirmenin zorluklarını onların bilip de İnönü yaşındaki bir tecrübenin bilmemesi herhalde düşünülemez. AMA EĞER MAKSAT HEM KURTARMAYI İSTEMİŞ, HEM DE BUNU BÜTÜN GAYRETİNE RAĞMEN KABUL ETTİREMEMİŞ OLMAK İSE, TABİ O ZAMAN YAPILACAK ŞEY ELBETTE TAM SON DAKİKADA ORTAYA ATILMAKTIR.”

Ve İnönü de tam son dakikada ortaya atılmıştır. Rahmetli Nusret Kirişcioğlu, ‘Kayseri Cezaevinde Bir Yıldönümü, sayfa 111’

“İnönü güya idamlara aleyhtar imiş ve mani olmak için teşebbüse geçmiş de muvaffak olmamış hissini verecek bir mektup düzenledi. Bu mektup alakalılara zamanında verilmemişti. Ama yine de kandırılmış bir iki gazetede böyle bir mektuptan bahsedildi. Böylece İnönü’nün idamlara taraftar olmadığı hissi yayılmak istendi. Bu tertip İnönü’nün seçimlerdeki sukutunun (düşüş) mahiyetini ortaya vurmaktan öteye bir fayda sağlayamadı. Hatta bir bakıma da geri tepti. Çünkü İnönü’nün idamları istediği biliniyordu.”

27 Mayıs darbesine takaddüm eden günlerde Kore’de bir askeri darbe olmuş ve Syngman Rehee devrilmiş, İnönü’nün Meclis’te sarf ettiği şu sözlere bakın,

“Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”

İdamların ikinci sebebi olarak gösterilen 146/1 Anayasayı ihlal, DP tarafından Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmasına dayandırılır. Hal buki Tahkikat Komisyonu o tarihte yürürlükte olan Teşkilat-ı Esasiye kanununun 22 maddesine ve Meclis içtüzük 177 maddeye göre tamamen yasal bir uygulamadır.

Darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel, darbeden hemen sonra İnönü’ye telefon ediyor, konuşuyorlar ve sözlerini şöyle bitiriyor, ‘…emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur sayın paşam’ Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, darbe olmuş, silah zoruyla seçim ile gelmiş bir iktidar devrilmiş ve Parlamentoda ana muhalefet partisinin genel başkanının darbecilerin başına söylediği şu sözlere bakın (İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz, İnönü’lü yıllar),

“Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız, büyük iş yaptınız, mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Asıl başarınız için ben sizin emrinizdeyim, paşa hazretleri. Sizleri anlıyorum. NE ZAMAN BİR ARZUNUZ OLURSA EMRİNİZE AMADEYİM.”  

Laf mı bunlar, iş birliği teklifi yok mu bu sözlerde.  15 Temmuz 2016 darbe girişimi cereyan ederken, bu günkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Bakırköy Belediye Başkanının evine gidiyor, lüks bir odada, lüks bir koltukta darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını televizyondan seyrediyor. Çıkıp bir kelime etmiyor, herhalde darbeciler kazansa İnönü gibi davranacaktı. Ama eski cumhurbaşkanımız, Ak Partili Sayın Abdullah Gül, o gece olayların nereye varacağının belli olmadığı saatlerde tam bir demokrat ruhuyla, cesaretle şu sözleri sarf ediyor, 

''Her şeyden önce Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir.
Türkiye bir Afrika ülkesi değildir.
Türkiye'de bu şekilde bir grubun gece baskınıyla yönetim değiştirmesi, rejim değiştirmesi mümkün değildir. Asla mümkün değildir. Dolayısıyla bugün vatandaşlarımın fikri, zikri, inancı, partisi ne olursa olsun bütün bunları bir yana bırakıp demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkma günüdür, bu bir sınav günüdür. Ayrıca bugün sokağa çıkan bir kısım askere de şunu söylemek isterim; 'Onların 7 sene Cumhurbaşkanı olarak, başkomutanlığını yapmış bir kişi olarak emir komuta zinciri altında bir talimat yoktur. Genelkurmay Başkanı'nın bir talimatı yoktur. Ordu komutanlarının yoktur, böyle bir durumda kim talimat veriyorsa bunları kesinlikle dinlemeyin ve bir an önce bu hatadan, bu yanlıştan dönün. TSK'nın başına karşı yapılan bu rencide edici ve bu kabul edilmez olay asla unutulmaz. Onun için tekrar söylüyorum; yanlış içerisinde olanlar yanlışlarından dönsünler, kışlalarına dönsünler, halkla karşı karşıya gelmesinler. Acılar yaşanmasın. Türkiye bir kaos içerisine girmesin. Halkımıza da hatırlatıyorum ki bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür''

Buraya kadar kısaca özetlediklerimizden, DP çizgisini de CHP çizgisini de ve aralarında asla bir fikir birliği olmadığını da ifade edebilmiş olmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz, olayları tarafsız bir gözle inceleyenler kimin kim ve ne olduğunu hemen göreceklerdir. 

DP ile CHP arasındaki en önemli fark halkçılıktır.
CHP kendi kudretine, kendi azametine, kendi bünyesine dayanan bir parti iken, DP halka dayanan, her türlü kudreti ve kuvveti halkta gören, halk desteğinde, halkoylarında bulan bir partidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile başlayan, Serbest Cumhuriyet Fırkası ile devam etmeye çalışan ama önü kesilen milli zihniyet DP ile iktidara gelmiştir. Açık seçik CHP’nin desteklediği, kışkırttığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP’nin de önü kesilecektir. Bu milliyetçi, halkçı zihniyet 1980’den sonra rahmetli Turgut Özal ile tekrar hizmete başlayacak ancak Özal’ın da şaibeli ölümü ile yine Türkiye’ye hizmet süreci durdurulacaktır. Çok şükür 2003’den sonra başbakanımız, cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti ile DP ruhu, Menderes anlayışı 14 senedir iktidardadır ve büyük hizmetler yapmaktadır. Konuyu birazcık olsun inceleyenler gerçekleri hemen göreceklerdir. Zira ‘güneş balçıkla sıvanmaz’    

HASAN EMRE OKTAY
Temmuz 2017, Fenerbahçe

4 Temmuz 2017 Salı

"DEMOKRAT PARTİ, CHP’NİN MALLARINA EL KOYDU YALANI" H.Emre OKTAY (*) hüdâyî-nâbit tarihçi nam Sinan MEYDAN'a cevap, tekzip, tenzih ve reddiye!...

DP, CHP’NİN MALLARINA EL KOYDU YALANI!..
Hasan Emre OKTAY (*)
27 MAYIS 1960 DARBESİ FELAKETİ ÖNCESİ, DARBEYE BAHANE AMACIYLA UYDURULAN YALANLARI TEKRAR TEZGÂHLAYARAK NE CELAL BAYAR’I NE ADNAN MENDERES’İ TÜRK HALKININ GÖNLÜNDEN ALAMAZSINIZ!
27 Mayıs yargılanmalıdır, diye defaatle söyledik, uyardık, rica ettik ama ne yazık ki, bu güne kadar bu yargılama yapılmadı. Sonuçta birçok darbe cinayeti cezasız kaldı ve tarihten yeteri kadar ders alınmamış oldu. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesi felaketine sebep olan, daha doğrusu bu harekâtı askere yaptırabilmek için uydurulmuş veya çarpıtılmış birçok yalan anlatım, darbeden 57 sene sonra, günümüzde tekrar tezgâha konmaya çalışılıyor. Amaç ne olabilir? Rahmetli Menderes’in dehşet verici acı akıbetine sebep olan darbeci ve şakşakçılarını aklamak mı? Bunlar zaten yargılanmadılar, ona rağmen bir de aklanacaklar mı? Biz 27 Mayıs mağdurları zaten işi İlahi Adalete bıraktık ve görüyoruz ki, İlahi Adalet sabırla, ince ince işini yapıyor. Nitekim 27 Mayıs darbesini yaptıran CHP, 27 Mayıs’tan sonra, birkaç darbe sonrası dönem hariç bir daha iktidar yüzü göremedi. O iktidarlar da zaten darbecilerin atamasıyla gerçekleştirilmiştir. Ecevit, İsmet İnönü’yü kendi partisi içinde devirdi, siyaset hayatının dışına iteledi. Ecevit bizzat kendisi CHP isminden kaçtı ve DSP’yi kurdu, böylece başarılı oldu. 
Daha önceki yazımızda da vurgulamıştık, darbeciler, dönemin üniversite profesörlerini ve CHP’yi kullanarak darbelerini öven, kendilerini kerameti kendi uydurdukları yalanlarından menkul birer devrimci olarak lanse eden; Bayar, Menderes ve DP’yi aşağılayan, horlayan, suçlayan, hatta hain ilan eden konuları içeren dersleri okul ders kitaplarına koydular ve bu dersler 20 sene, 27 Mayıs’ın açtığı yoldan giden başka bir darbe ekibinin kaldırmasına kadar, okullarda okutuldu. Bir neslin adeta beyni yıkandı ve bu haksız uygulamaya, kendilerini hiç seçilmeden ömür boyu mebzul maaşlar ve bellerinde tabancaları ile Tabii Senatör olarak Meclis’e yerleştiren darbeci MBK’cılar yüzünden olsa gerek kimse ses çıkaramadı. Ancak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Kenan Evren ve arkadaşları 27 Mayısçıların sözde bayramı ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramını’ kaldırdılar, Tabii Senatörlüğü kaldırdılar ve 27 Mayıs’ı öven, Menderes’i kötüleyen dersleri ders kitaplarından çıkardılar. Ancak olan oldu, bir nesil adeta bir tür algı operasyonundan geçirildi. Sinan Meydan da ya bu taraflı öğretilerin etkisinde ya da 27 Mayıs darbecisi bir aileden gelmiş olmalı ki, inatla 27 Mayıs dönemi yalanlarını gerçek gibi anlatmaya, Yassıada’da, İmralı’da öldürülen insanları suçlamaya devam ediyor. Ben tamamen manevi kaygılarla kendisine, tekrar cevap yazma ihtiyacını duydum. Zira esas kaygım bu yazıları okuyarak yanılanların olma ihtimaldir. Çünkü Sinan Meydan profesyonel olabilir, bu işten para kazanıyor olabilir. Niye vaz geçsin ki?
İşe önce ‘CHP’nin mal varlıklarına Menderes ve ekibi tarafından el konulması yalanı ile başlayalım. Bu, gerçekle uzak yakın ilgisi olmayan öyle bir çarpıtma ki, bilinçli yapıldığına şüphe yok. Olay şöyle cereyan etmiştir,
“1935 yılında yapılan CHP’nin 4. Büyük Kurultayında Türkiye Cumhuriyetinin bir parti devleti olduğu açıklanmış. Yani parti-devlet-hükümeti fiilen birleştirilmiştir. Bu durumda Dâhiliye Vekili olan partili, aynı zamanda CHP Genel Sekreteri olacak ve illerde de CHP il başkanları aynı zamanda vali oluyordu. 1937 yılında da CHP’nin 6 ilkesi, Anayasa’ya giriyor, böylece partinin ilkeleri aynı zamanda devletin ilkesi oluyordu… Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden sonra da İsmet İnönü CHP’nin değişmez genel başkanı ve ebedi şef Atatürk’e nazire gibi bir de milli şef unvanlarını alarak ülkenin tek hâkimi oldu. Bu durum sizi hiç etmemiş olsa gerek ki, tek kelime şikâyet yok. İnönü döneminde Türkiye’de ciddi bir sefalet varken, devlet-parti birlikteliği uygulaması kuvvetlenerek devam etti. İkinci Dünya Savaşı demokrasiyi ve liberalizmi savunan devletlerin galibiyetiyle bitti. ABD, İngiltere, Fransa gibi çok partili demokrasi ile yönetilen ülkeler dünya siyasal konjonktüründe söz sahibi olmuşlardı. Tek parti Nasyonal Sosyalimi ile yönetilen Almanya ve Faşist İtalya mağluplar safında yer almışlardı. Galipler arasında bir Rusya SSCB rejimine geçmiş ve yayılmacı politikalar izliyordu. SSCB’nin Türkiye’den toprak istemesi (Kars, Ardahan) ve Boğazların yönetimine karakollarla katılma talepleri ve ayrıca ülkedeki açlık seviyesindeki ekonomik yetersizlik, Türkiye’deki Tek Parti CHP, Milli Şef yönetimini ister istemez Kuzey Atlantik Paktına (daha sonra NATO) çekti. Bu ülkelerin de yardım için tek şartı, çok partili gerçek demokrasiye geçilmesidir. Ve böylece önce Milli Şef’lik, sonra değişmez parti genel başkanlığı uygulamaları kaldırıldı. Sonra da çok partili hayata geçildi. Yani birilerinin dediği gibi, ‘İnönü, DP’ye demokrasiyi altı tepside ikram etmedi’ Çok partili hayata geçmek bir zorunluluk haline gelmişti.
Gerçek uygulamada, yani çok partili demokratik yaşam 14 Mayıs 1950’de DP genel seçimleri kazanınca başladı. Artık parti-devlet birlikteliği gibi anti demokratik bir konsept söz konusu olmazdı. Çünkü birden fazla parti siyasi yaşam içinde yer almaktaydı. Halk hangi partiyi seçerse iktidar o partiye geçecekti. DOĞAL OLARAK DEVLETİN MALI DEVLETİN, PARTİNİN MALI PARTİNİN OLMALIYDI. Ancak bu adil düzene geçilmesi için CHP herhangi bir girişimde bulunmadı. CHP’nin genel merkez olarak kullandığı eski TBMM binası dahil, halk evleri, halk odaları taşınmazları hala CHP’nin envanterinde bulunuyor ve CHP tarafından kullanılıyordu. BAKIN TEK PARTİ DÖNEMİ BİTTİĞİ HALDE, DİYORUM… Halk evleri, Atatürk devrimlerinin halka anlatılması gibi bir amaçla kurulmuştu. Ama bu kurumlar, 1938’den sonra tek parti sisteminin eli kulağı, denetim mekanizması haline dönüşmüştü. CHP yöneticileri, halkevlerinin siyaset dışı bir kurum olduğunu söyleseler de bu kurumlar daha çok CHP toplantılarına sahne oluyor, dolayısıyla CHP’nin yan kuruluşu görüntüsünü veriyordu. Bu yüzden genel anlamda halk, halkevlerinden uzaklaşmaya başlamıştı. CHP’nin muhalefete geçmesiyle de halkevleri masrafları önemli bir sorun olmaya başlamıştı.
9 Ağustos 1951 tarihinde DP Hükümeti Meclise bir tasarı verdi. “HALKEVLERİNİN VE BAZI HALK PARTİSİ GAYRİMENKULLERİNİN HAZİNEYE İADESİ HAKKINDAKİ KANUN”
Bu kanun teklifi TBMM’de oylanmış, Meclis’te bulunan 365 milletvekilinden 362’sinin oyuyla yasa haline gelmiş, 11 Ağustos 1951 tarihli resmi gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu yasa sonucunda doğal olarak CHP’nin kullandığı, fakat devlete ait olan halkevleri, halkodaları binaları, malları HAZİNEYE İADE EDİLİR. Ayrıca önemli bir noktayı da yeri gelmişken belirtelim, halkevlerinin kuruluşunun zaten bir yasayla değil, bir talimatname ile yapılmış olması, hazineye devirlerini kolaylaştıran bir etken olmuştur.
O zaman Başvekil olan rahmetli Adnan Menderes, tek parti döneminde, halkevleri müfettişliği görevinde bulunduğu için, bu kuruluşların yapısını çok iyi bilmekte idi. Günümüzde unutulmuş olan bir tehlike enternasyonal komünizm tehlikesi, 1950 yıllarında servet düşmanlığı, kızıl politikalar yüzünden tüyleri diken diken ediyordu. SSCB’nin yayılmacı politikaları için kullandığı yer altı faaliyetleri, kendi rejiminin propagandası; sosyo-ekonomik seviyesi düşük olan bölgelerdeki halkevleri gibi ortamlarda, tıpkı köy enstitülerinde de olduğu gibi, kolaylıkla yeşerebiliyordu. Gerçi aynı tür kuruluşları bir zamanlar faşistler de kullanmışlardır. Bu gün açık seçik görüyoruz ki, FETO yapılanması için böyle yerlerin de ideal ortamlar olduğu, dershaneler olayıyla ortaya çıkmıştır. Rahmetli Menderes halkevleri ile ilgili Meclis’te şu sözleri sarf etmiştir.
“Halkevleri, halkodaları kurmak, gençlik teşkilatını ele almak faşistvari telakki ve düşüncelerin mahsulüdür. Bunlar içtimai bünyemiz içinde tamamıyla abes, geri ve yabancı uzuv halindedirler. Halkevleri içi boşalmış, tarihe karışmış maksatsız birer varlık halinde idiler. Bunlar partileri için birer utanma konusu teşkil ediyorlardı…”
Sinan Bey gerçek ne kadar farklı değil mi? Siz Halk Partili Şevket Süreyya Aydemir’i okurken birkaç tane de DP’li yazarın kitaplarını da okumalıydınız. Akademisyen olduğunuza göre, bunu yapmanız gerekmez miydi?  CHP’nin kullanmakta olduğu devlet mallarının, hazineye iadesi tek parti döneminde olmamıştır. 1951 yılında çok partili hayata geçildikten sonra olmuştur ve bu işlem tam bir adalettir. Örneğin eski Meclis binası, 1927’ye kadar TBMM olarak kullanılan söz konusu bina Meclis’in aynı caddede, biraz aşağısındaki bir binaya taşınmasıyla boşalmıştı. Aynı yıl ‘İlk Meclis’ diye anılan bu bina boşaltıldıktan sonra CHP Genel Merkezi olarak kullanılmaya başlandı. DP ise 1947 yılından itibaren binanın hazineye intikal edilmesini istemekteydi. Ama CHP bunu yapmadı. Esas eleştirilecek olan bu değil mi? DP 1951 yılında binanın hazineye intikalini gerçekleştirdikten sonra, DP Niğde Milletvekili rahmetli Halil Nuri Yurdakul’un TBMM’ne verdiği ve kabul edilen yeni bir kanun tasarısıyla bu bina ‘İnkılap Müzesi’ olarak kullanılmaya başlandı.    
1953 yılına gelindiğinde hala birçok kamu binası CHP’nin kullanımındaydı. Bu konuda Meclis’te şiddetli tartışmalar olmuştur. Burada önemli olan CHP KULLANIMINDA OLAN DEVLET TAŞINMAZLARININ DP’YE DEĞİL HAZİNEYE İNTİKALİNİN YAPILMASIDIR. Can alıcı nokta burasıdır. Devlet mali devlete iade edilmiştir. Bu konuda DP bakanlarından Samet Ağaoğlu’nun şu sözleri dikkat çekicidir,
“Demokratik rejimlerde bütün partiler aynı haklara sahiptirler. Hiçbir parti diğerinden daha imtiyazlı bir durumda olamaz. Halk Partisinin ise senelerce devlet bütçesinden beslenmesi suretiyle diğer partilere karşı imtiyazlı bir durumu görülmektedir. DP halkın teberruları ve aidatları ile yaşamak için çırpınırken, Halk Partisi oturduğu milyonlar üzerinde böyle bir ihtiyaç duymamaktadır. Eğer hazineden alınan paralar, tekrar hazineye iade olunursa iki parti de aynı seviyede bulunacak, her ikisi de faaliyet göstermek için vatandaş teveccühüne istinat edecektir…”
Konuyla ilgili Menderes’te şu sözleri sarf etmiştir. Meclis kayıtlarında bulabilirsiniz,
“Millet, hazineden alınan malların hazineye intikalini istiyor. Milletin arzusu budur. Milletin arzusu yerine getirilmelidir. Memleketi senelerce çiftlik gibi kullanarak hazinenin paralarını partilerine aktaranlardan bir hesap sormuyoruz. Devri Sabık yaratmamak için onların bu suçlarına bir şey demiyoruz. Sadece hazineden alınan malları yine hazineye iade etmek istiyoruz. Hatta ellerinde mevcut olanları istiyoruz. Şimdiye kadar yedikleri milyonlara ait bir hesap sormuyoruz…”
CHP grubundan Şemsettin Günaltay Menderes’e cevap veriyor.
“DP meçhul bir akıbete doğru gidiyor. Eğer bu tasarı kanunlaşırsa neticeleri çetin olacaktır…”
Oylama başlamadan İnönü aşağıdaki konuşmayı yapar ve oylama esnasında CHP Meclis’i terk eder,
“Bu kanun tasarısı ruhuyla, metniyle, her türlü usulü ile Anayasa’ya aykırıdır. Bu tasarı hukuk prensiplerine, insan haklarına, Cumhuriyetin itibarına kastetmek hareketidir. Bu kanun tasarısı iktidar başında bulunanların TBMM’ne karşı bir zorlama teşebbüsüdür… Biz hukuk dışı rejimin kurulmasıyla karşı karşıyayız. Açıktan tatbikata başlanan bu yeni rejimle vatandaş sorgusuz müdafaasız mahkûm edilmektedir. Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz…”
Sinan Bey bütüne bakınca anlam ne kadar değişiyor değil mi? İnönü’nün bu sözleri öfkeyle sarf edilmiştir. Zira hazinenin mallarını hazineye iade etmek istemekle, cumhuriyetin itibarına kastetmenin ne ilgisi var. Bilakis bu işlemle Cumhur’a saygı ve cumhurun haklarının yerine getirilmesi söz konusudur. Sinan Bey bu işi CHP değil de DP yapmış olsaydı, düşünebiliyor musunuz neler yazılır, ne suçlamalar yapılırdı? Allah bilir Yassıada’da örtülü ödenek, köpek davası gibi mahkûmiyetler verilirdi. Ama CHP yapınca eylem birden meşru oluyor, hatta yine çevirip DP aleyhinde kullanılabiliyor. CHP’liler salonu terk etmiş, oylama yapılmış ve Menderes söz alıyor,
“Getirdiğimiz kanun nedir? Hazineden çalınan malların hazineye, millete iadesini istiyoruz. Bu kanun neden memlekette huzursuzluk yaratsın. Takrir-i Sükûn kanununu mu kabul ediyoruz? Darağaçları mı kuruyoruz? 1946 seçimleri yapılıyor da sizleri bu kararınızdan vaz geçirmeye mi çalışıyoruz? Eskiden ya Girit ya ölüm şeklindeki levhalarla mücadele edilirdi. Şimdi ise Halk partililer ya iktidar ya ölüm diye mücadele ediyorlar. Aslanlar gibi dövüşeceğiz size bunun hesabını soracağız diyorlar… BİZ HALK PARTİSİNİN MALLARINI HAZİNEYE İADE ETMEKLE ATATÜRK’Ü KALKAN YAPIYORLAR. SİZ BU GEREKÇE İLE ATATÜRK’Ü İTHAM EDİYORSUNUZ DİYORLAR. BİZ ATATÜRK’Ü BAŞIMIZIN TACI YAPMIŞIZ. BİZ ONU EN AZİZ HATIRA OLARAK MUHAFAZA EDİYORUZ. ATATÜRK MEMLEKETİ YOKTAN VAR EDEN BİR DEHADİR. BU MESELEDE GÜYA ATATÜRK’Ü BİZİMLE KARŞI KARŞIYA GETİRMEK İSTİYORLAR. Biz onun hatırasında milli tesanütü (uyumu) bulmaktayız. Onlar Atatürk’ün zamanında alınan makineleri İstanbul’a gönderip elden çıkarmışlar. ATATÜRK HALK PARTİSİNİ DÜŞÜNSEYDİ MALLARINI HALK PARTİSİNE BIRAKIRDI. HÂLBUKİ ATATÜRK ÇİFTLİKLERİNİ DEVLETE, DİĞER MÜLKLERİNİ KORUMAK İSTEDİĞİ ZEVATA, BİR KISMINI DA DİL TARİH KURUMUNA VERMİŞTİR…”
İlginçtir hazineye intikal eden CHP kullanımındaki devlet mallarının büyük bir kısmı, kısa bir süre sonra gençlik kuruluşlarının kullanımına verilmiş. Örneğin CHP İl Merkezi, Talebe Federasyonuna veriliyor. DP bu işi iyi niyetle yapmıştır ama CHP’nin, gençlik kuruluşlarını elde etme çabalarını görmemiştir. İlerde 27 Mayıs darbesi felaketine giden süreçte bu kuruluşlar aktif rol oynamışlardır.
Sayın Sinan Meydan gelelim Menderes’in sivil diktatörlük kurduğu suçlamasına. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve akıl, mantık ışığında düşünün. Celal Bayar, Adnan Menderes eğer diktatör olsalardı, 27 Mayıs sabahı darbecilere kuzu gibi teslim olurlar mıydı? Dünyanın her yerinde asker kökenli olsun, sivil olsun diktatörler askerden, polisten hatta eğitimli bir takım sivil güçlerden muhafız kuvvetleri oluşturup onlarla birlikte çalışmazlar mı? Örneğin Saddam Hüseyin, Beşer Esad, Mussolini, Hitler, Stalin’e karşı 27 Mayıs gibi bir darbe yapılabilir miydi? Bunu gayet iyi bilen İnönü, Tahkikat Komisyonu ve Selahiyetler Kanununun tartışıldığı günlerde, Meclis’te şu cümleleri boşuna sarf etmemiştir. İnönü,
“Kore Başkanı Syngman Rehee  kurtuldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru onun elindeydi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu, ne memur, ne üniversite, ne de polis var! Olur, mu böyle baskı rejimi? Muvaffak olur mu?...”
İnönü’nün şu sözleri bile kimin diktatör olduğunu kimin olmadığını açık seçik ortaya koyuyor. Bayar, Menderes’in elinde ne ordu varmış, ne polis, ne üniversite, ne de memur. O halde bunlar nasıl diktatörlerdir? İnönü’nün sözlerinden anlaşıldığına göre ordu da, polis de, memurlar da, üniversite de kendi elinde ve siz hala İnönü değil Menderes diktatördür diyorsunuz. Bu nasıl bir mantık çözen varsa beri gelsin.  Bakın rahmetli Menderes Yassıada Mahkemelerinde diktatörlük suçlamasına karşı neler demiş, kayıtlarda bulabilirsiniz,
“Dikta rejimine gidilmek istenirse en evvel bir kuvvete dayanmak ihtiyacı hâsıl olur. Silahlı kuvvetlerimizin en küçüğünden en büyüğüne kadar başında bulunan subay ve kumandanlarımızın bir teki ile dahi bu mevzuda bir araştırma ve anlaşma zemini hazırlayacak en küçük temas ve teşebbüs olmamıştır. Böyle bir şey olsaydı çoktan meydana çıkardı. Diğer taraftan İstanbul’daki üniversite olaylarının merkezi hükümet için ani ve sürpriz halinde vukua geldiği ve derhal idare-i örfiye (sıkıyönetim) ilanıyla vaziyeti ordumuza tevdi etmekte hiç gecikmediğimiz duruşmalar esnasında da müşahede buyurulmuş hakikatlerdendir…”
İdamla yargılanmasına rağmen sözlü savunması bile yaptırılmayan ve  gerekçesiz olarak idam kararı yüzüne okunan Maliye Bakanı rahmetli Hasan Polatkan’ın yazılı savunması sonradan ele geçirilmiştir. Savunmadan bir iki aktarım yapıyorum,
“-On binden fazla mevcudu bulunan İstanbul Üniversitesinde, talebenin 28 Nisan 1960 günü nümayiş yapacağı İstanbul valiliğince öğreniliyor. Üniversitenin bahçesinde heykel etrafında toplanan talebeyi dağıtmak için bir jeep içinde dört polis memuru gidiyor ve sonrada oradan kaçıyorlar. Hadisenin takdim şekli ile bu polis arasındaki gülünç hal meydanda. Böyle dikta polisi mi olur?
-Parti grubu 1955’de hükümeti istifaya mecbur bırakıyor ve hükümet düşüyor. Böyle bir dikta hükümeti olur mu?
-Muhalefet partisi ayaklanma metotları ile çalışabiliyor, muhalefet partisi lideri evinde 25 emekli generalle toplantı yaparak bunu matbuata aksettirebiliyor ve Meclis kürsüsünde ordunun, polisin, jandarmanın iktidarla beraber olmadığını da sözlerine ilave etmek suretiyle ihtilalden ve ihtilalin meşruiyetinden bahsederek konuşmalar yapabiliyor, bütün vatan sathı miting sahası haline gelebiliyor. İktidara karşı açıkça tebliğler neşir olunabiliyor. Böyle bir memlekette diktadan bahis olunabilir mi?
-Basın en ağır neşriyatı dilediği gibi yapabiliyor. Gazete ve mecmuaların bütün sayfaları sadece iktidarı hırpalamaya, ezmeye, iktidarı devirmeye hasır olunabiliyor. Basının baskı altında olduğu ileri sürülebilen 1959 yılında yapılan ve iktidara ateş püsküren yazılar yüksek huzurunuzda vesikalar diye okundu. Basının bu tarzda çalışabildiği yerde dikta vardır denir mi?
-Üniversite muhiti muhalif partinin faaliyet sahası oluyor, muhalefetin gençlik kolu teşkilatı öğrenciler arasında kol salıyor, muhalefete mensup kadınlar kolu teşkilatı evleri, sokakları, mahalleleri içine alarak teşkilatlanabiliyor. Muhalefetin bu militan kuvvetlerinin kongreleri, kapalı ve açık yer toplantıları ile diledikleri gibi çalışabiliyor ve bu partizanlar gençliğin masum hissiyatını dilediği gibi teşvik ve tahrik edebiliyor, olaylar yaratabiliyor. Böyle bir memlekette diktatörlükten, diktaya gidişten bahis olunabilir mi?
-Profesör okullarda din dersti konuldu diye Maarif Vekâleti aleyhine dava açabiliyor. Profesörler kürsülerinde ilmi tetkik ve siyasal iktidar olayını izah namı altında hükümet, iktidar ve Meclis aleyhinde konuşabiliyorlar. Muhalefet partisinden mebus iken seçilmeyip açıkta kalan profesörler tekrar fakültelerine dönüp kürsülerine oturabiliyorlar. Böyle bir memlekette diktadan, diktaya gidişten bahis olunabilir mi?
-Parti grubunda kürsüde konuşan bir mebusa müdahale eden bir başvekile diğer bir mebusun, 2sus da oturup dinle’ diye bağırıp başvekili susturabildiği, diktaya gidişin had safhası telakki edilen 1960’da parti grubunda mebusların acı ve sert konuşmalarına dayanamayan Başvekilin istifa ettiğini bildirerek kürsüden inerek salonu terk ettiği bir grup içinde diktaya gidişi desteklemekten, diktatörlükten bahis olunabilir mi?
-O rejimde (diktatörlüğü kastediyor) insanlar kendi evlerinin içinde konuşmaya korkarlar, kendi aile fertlerine bile itimat etmezler. Jurnaller, ihbarlar birbirini kovalar. Kimse o jurnallerin, ihbarların hakikat dereceleri ile alakalı değildir. İhbar olunan, alınıp götürülenler maddi ve manevi tazyik altında yapılan soruşturmalar, insanları hayattan bıktırır. İhanetler insanlığı öldürür.
-O rejimde iktidar, hükümet, Meclis aleyhine toplantı yapmak hayaldir. Kürsülerde ihtilal konuşmaları değil, rejim aleyhinde nazik bir tenkit bile muhaldir. O rejimde askeri bir disiplin hâkimdir. Muhalefet yoktur.
-Dikta rejimini benimsemeyenlerin yeri toplama kamplarıdır. Dikta idaresinde bilim adamı rejim aleyhine beyanat veremez, matbuatta rejim aleyhine yazı yazamaz, ilim adamı diktayı meth etmediği zaman vatanını terk mecburiyetinde kalır. Diktaların ideolojisi vardır. O ideoloji ilim, sanat, eğitim de dahil olmak üzere bütün sahalara şamildir. Diktatörler, içlerinde hissettikleri itimada ve iyi niyete güvenerek oturmazlar. Ya tamamen askeri kuvvete yahut hem askeri kuvvete hem de askerce teşkilatlandırılmış milis kudrete dayanırlar.
-Ey insaflı ve vicdanlı hâkimler. Şu tasvir ettiğim rejim, Türkiye’de 1950’den sonraki on yıllık rejim midir? Ve ben böyle bir rejimin tahakkuku için yardımcı mı oldum? Hayır, bin kere hayır…”
 Rahmetli Hasan Polatkan’ın bu akıl dolu savunması Yassıada mahkemelerinde yaptırılmadı. Salim Başol, Polatkan’ı celsenin son 10 dakikasında çağırıyor. Polatkan süre az savunmam yetişmez diyor. Başol’da kısa kes o zaman diye cevap veriyor. Polatkan idam ile yargılandığım bir davada savunmamı yapmayayım mı, diyor. Başol her zamanki kaba, sert, ürkütücü sesiyle, ‘zaten sen çok konuştun, yapmazsan yapma, geç yerine’ diyor ve savunma yaptırılmadan, gerekçe okunmadan Polatkan idama mahkûm ediliyor. Siz bu tür insanların sahneye çıktığı 27 Mayıs Darbesi felaketine devrim diyebiliyorsunuz.
Diktatör kelimesinin sözlükteki tanımı nedir? ‘Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış olan kimse, zorba’ Bu tanım krallık, Padişahlık, Şahlık, Çarlık gibi yönetimlere, Duçe, Fuhrer, şef gibi yöneticilere uymaktadır. Ama seçimle iktidara gelmiş, iktidarda iken iki seçim daha kazanarak iktidarını sürdürmüş, yönetimi esnasında muhalefetten emsali az görülür derecede sert, yıkıcı eleştiriler almış ve ülkeyi parlamenter bir rejimle yönetmiş bir iktidara, politikacılara bu tanım asla uymamaktadır. Yandaki zafer gazetesi 16 Mayıs 1960 tarihlidir. Menderes Eskişehir’de kendisini dinleyen, sevgi gösterileri yapan mahşeri bir kalabalığa, ‘YOLUMUZ SEÇİM YOLUDUR, SERBEST SEÇİM YOLUDUR’ diyor ve böylece seçimi ilan etmiş oluyor. Ama heyhat darbe 11 gün sonra alelacele tarihi öne alınarak yapılıyor. Bunu niye eleştirmiyorsunuz?
Sinan Bey daha önceki yazılarımızda Tahkikat Komisyonunun, dönemin 1924 Teşkilatı Esasiye Kanununun 22 maddesine ve içtüzük 177 maddeye göre oluşturulduğunu, dolayısıyla son derece yasal bir uygulama olduğunu belirttik. Hatta daha önceki Tahkikat Komisyonu önerilerinin adeta tamamının CHP’den geldiğini örneklerle anlattık. Vatan Cephesi uygulamasından önce CHP’nin Güç Birliği Ocakları’nı kurduğunu yani ocak bucak uygulamasını CHP’nin başlattığını örneklerle izah ettik. İspat Hakkı’nın 1949 yılında CHP yönetimi tarafından rafa kaldırıldığını, aynı şekilde Köy Enstitülerinin de işinin 1949-50 yıllarında CHP yönetimi sırasında bitirildiğini örneklerle izah ettik. Rahmetli Menderes’in, 1955’de grup toplantısında ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz’ demediğini, bunun yerine ‘Sizi isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilirsiniz’ dediğini kaynak göstererek anlattık. Ama nafile siz kulaklarınızı bu gerçeklere tıkamış, 1960 ve öncesi dönemde DP’ye, Bayar ve Menderes’e savaş açmış, yalan haberlerle ülkeyi darbeye sürüklemiş bir basını ve darbecilerin kendilerini meşrulaştırmaya çalıştıkları anı kitaplarını belge olarak kullanıyorsunuz. Birazcık düşünseniz dersiniz ki, Menderes döneminde basın bunları yazdıysa demek ki, aşırı hürriyet vardı o zaman. Ama siz kafanızda yarattığınız ve kötü bellediğiniz hayali bir DP ve Bayar, Menderes imajını anlatıp duruyorsunuz. Eleştirileriniz mantıktan o kadar uzaklaşıyor ki, örneğin Atatürk’ü unutturmak için paralardan, pullardan Atatürk resimlerini çıkarıp kendi resimlerini koyanları, Atatürk büstlerini, heykellerini kaldıranları onun yerine kendi büstünü yaptıranı, Anıtkabir inşaatına gerekli tahsisatı çıkarmayıp sürüncemede bırakmak süretiyle, Atatürk’ün naaşını Etnografya müzesindeki köşesine terk edenleri en ufak bir şekilde eleştirmiyorsunuz. Buna karşılık eleştiri oklarınızı bu çarpık durumu düzelten, Atatürk resimlerini, büstlerini yerlerine yerleştirenleri, Anıtkabir inşaatını süratle bitirenleri ve Atatürk’ü saygıyla anıp, baş tacı edenlere, ‘Atatürk Hatırasına Saygı’ kanununu çıkartanlara çevirebiliyorsunuz. Size göre Bayar, Menderes’in yaptığı bu vefaya dayalı işler, sadece İnönü’yü ekarte etmek içinmiş, el insaf. Sinan Bey bir takım beyanatları, olayları sizin gibi cımbızla çekerek anlatmak çok yanıltıcı olur. Değerlendirmeler yapmak için daima olayların bütününe bakmak lazımdır. Benim sıkça kullandığım bir örnek vardır. Kuranı Kerim’in bir ayetinde ‘namaz kılmayın’ yazıyor. Tek başına bu cümle çok yanıltıcı sonuçlar verir. Zira bir üst ayete baktığınız zaman ‘içkili’ ifadesini görüverirsiniz. Ama siz işinize gelen cümleleri, beyanatları çekip çıkarıp kullanmışsınız. Ayrıca sadece darbecilerin anılarını, Menderes düşmanı Şevket Çizmeli gibi şahısların yazılarını okuyup, 1975 doğumlu siz 1960’daki olayları, insanları değerlendirip, onlar hakkında hüküm kesiyor ve mahkûm etmeye çalışıyorsunuz. Sürekli Menderes ve DP aleyhine yazılar yazıyorsunuz ve bir kerecik olsun o dönemi bizzat yaşamış olan bizler ile bir kelime konuşmuyorsunuz. Bu nasıl bir akademisyenliktir?     
Hasan Emre Oktay
Temmuz 2017, Fenerbahçe
(*) HASAN EMRE OKTAY Hakkında;
"H. Emre Oktay, 27 Mayıs 1960 darbesinde  13 yaşındaydı. İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'ya götürüldü. Darbe mahkemesinde idamla yargılanacaktı. Sonuçları önceden kararlaştırılmış olan kurgu mahkeme daha başlamadan Faruk Oktay'ın ölüm haberi geldi. Babasının hangi şartlarda öldüğünü, daha doğrusu öldürüldüğünü ortaya çıkarmak için Hasan Emre Oktay uzun yıllar uğraştı, araştırdı. H. Emre Oktay'ın kitabı, Yassıada ve darbe günlüklerinde yaşananları anlatıyor, büyük babam Celal Bayar, Adnan Menderes tüm DP milletvekillerinin götürüldüğü Yassıada'yı hissederek yazıya dönüştürüyor. Kendisine gönülden teşekkür ediyorum.”
Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali"
***
HASAN EMRE OKTAY
"1947 yılında İstanbul Kalamış'ta doğdu. 13 yaşında iken ailesi ile birlikte, 27 Mayıs 1960 Darbesinin ve destekçilerinin acımasız davranışlarına muhatap oldu. Darbe öncesi İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'da sorgulamalar sırasında öldü???
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, ICS Fitness and Nutrition Cerification... Ruh sağlığı amaçlı fitness programları organize etti. Ege Seramik AŞ. Paşabahçe Tic. Ltd. gibi şirketlerde çalıştı, bir süre de serbest çalıştıktan sonra 1996 yılında SSK'dan emekli oldu. Bu tarihten itibaren tüm çalışmalarını sosyal psikoloji ve yakın tarihimize yöneltti. 27 Mayıs darbesi ile ilgili anılarını 'Yassıada' adlı kitabında topladı. 27 Mayıs ve Yassıada yaşantısının öykü-belgesel tarzında 'Adnan Menderes Nasıl Öldürüldü' adlı kitabında okuyuculara sundu. 1950-60 DP dönemini ve 27 Mayıs Darbesinin içyüzünü 'Yalanlar Aldananlar ve 27 Mayıs' kitabında irdeledi. Çeşitli dergilerde ve TV yapımlarında DP dönemi, 27 Mayıs, Yassıada ve yakın tarihimize psikolojik açıdan bakan programları yayımlandı. Ayrıca 'Kıbrıs Sorunu', 'Ermeni Sorunu' adlı kitapları yayımlanmıştır.
İç Mimar Ülkü Oktay ile evli olan H. Emre Oktay'ın Nimet Zeynep Oktay adında bir kızı vardır. Halen İstanbul Fenerbahçe'de oturmaktadır."